Slider Altına

Röportaj: Deprem Mühendisi Dr. Cüneyt Tüzün (Deprem İzolasyon Derneği Başkanı)

28 Ağustos 2019 Dergi: Temmuz-Ağustos 2019

“Deprem güvenliği sadece insan hayatını değil, deprem sonrası yaşamın devamlılığını da sağlamalıdır”

Geçtiğimiz günlerde Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı (AFAD) tarafından yayınlanan verilere göre, Türkiye’de 119 yılda meydana gelen depremlerde 86 bin 456 kişi hayatını kaybetti. 17 Ağustos 1999’da gerçekleşen Gölcük depreminde ise 18 bin kişi hayatını kaybederken, 20 binden fazla kişi yaralandı. Depremin üzerinden geçen 20 yılda yapılan çalışmaları ve ne durumda olduğumuzu Deprem Mühendisi Dr. Cüneyt Tüzün ile konuştuk…

17 Ağustos 1999 depreminden bu yana 20 yıl geçti. O zamandan günümüze olası depreme yönelik yapılan çalışmalar nelerdir?
Yapılan çalışmalara kronolojik olarak bakıldığında, öncelikle 2000 yılında Yapı Denetim Yasası’nın çıktığı görülüyor. Bu kapsamda, yapı inşa edilirken, kağıt üzerinde yapılması belirlenmiş olan aşamaların faaliyete geçip geçmediğinin üçüncü bir şahıs tarafından kontrol edilmesi öngörüldü. Sistemin uygulamasındaki en kritik nokta kontrol birimlerinin ücretlerini yapı sahibinden alması idi ve bu durum uygulamada sıkıntılara yol açtı. Geçtiğimiz günlerde uygulamadaki sorunları gidermek adına her ne kadar bazı yeni düzenlemeler yapılmaı olsa da mevcut durum ne yazık ki planladığı gibi değildir.
Bunun yanı sıra 2000 yılında Doğal Afet Sigortaları Kurumu tarafından zorunlu deprem sigortası olarak bilinen DASK çıktı. Hali hazırda bina stoğunun tümünün kayıt altında olmamasına rağmen, kayıtlı binaların yüzde 60’ının DASK sigortası bulunuyor. DASK 1999 depremi sonrası atılan en olumlu ve iyi adımlardan biridir. Ve dünyada örnek gösterilen bir kurumdur. Deprem riskinin gerçekleşmesi durumunda DASK’ın ödeme yapabilme kabiliyeti zaman zaman sorgulandı ama DASK’ın poliçeleri ödeme gücü kesinlikle mevcuttur. 
1999 depremleri sonrası atılan en kapsamlı risk azaltma projesi İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi (İSMEP)’dir ve 2006 yılında İstanbul Valiliği bünyesinde kurulmuştur. İstanbul Proje Koordinasyon Birimi tarafından yürütülen İSMEP projesi; İstanbul'da deprem öncesi, deprem anı ve deprem sonrasına yönelik çalışmaların yapıldığı Türkiye'nin ilk risk azaltma projesidir. Uluslararası finansman kurumları tarafından fon alan bu proje kapsamında bugüne kadar 1135 okul, 115 sağlık, 38 yurt ve 77 idari bina deprem riskine karşı güçlendirildi veya yenilendi. Projenin çok iyi bir yapılanması vardır ve iyi bir ekip tarafından yürütülmektedir. İSMEP’in binaları güçlendirmenin yanı sıra halkı bilinçlendirme gibi bir bileşeni vardır. 2009 yılında çıkarılan 5902 sayılı yasa ile Başbakanlık’a bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) kurularak yetki ve sorumluluklar tek bir çatı altında toplandı. AFAD, 15 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İçişleri Bakanlığına bağlandı. AFAD, bir afet yönetim modeli getirdi.
2012 yılında 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Aynı yıl bu kanunun uygulama yönetmeliği de çıktı. Böylelikle kanun uyarınca, riskli yapılar ile riskli alan ve rezerv yapı alanlarının tespiti, riskli yapıların yıktırılması, söz konusu taşınmazların değer tespiti, hak sahibi olacaklarla yapılacak anlaşmalar ve yapılacak yardımlar, ilgili usul ve esaslar belirlendi.
Sağlık Bakanlığının 1.ci ve 2.ci derece Deprem bölgelerinde 100 yatak ve üzeri hastane binalarının sismik izolatörlü olarak yapılması için 2013 yılında yayınladığı “Deprem Yalıtımlı Olarak İnşa Edilecek Yapılara Ait Proje ve Yapım İşlerinde Uyulması Gereken Asgari Standartlar” genelgesi ile kamu hastanelerinde deprem yalıtımı zorunlu hale geldi. Bu, şüphesiz çok iyi bir gelişme oldu.
1997 yılında çıkarılan Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği, 2007 ve 2019 yıllarında yenilendi. Bu yönetmeliklerin yenilenmesi bakımından 10 yıllık periyotlar iyi zaman aralıklarıdır. Yönetmeliklerin 20-30 yıl aynı kalması ve yenilenmemesi uygun değildir. Gelişen teknoloji ve bilgi birikimiyle bu yönetmeliklerin de gelişmesi gerekir. 
Türkiye Deprem Tehlike Haritası son depremleri ve veri tabanlarını içerecek şekilde yenilenerek, 1 Ocak 2019 tarihinde de yürürlüğe girdi. 
Temel olarak 20 yılda deprem güvenliği ile ilgili gelişmeler özetle bunlardır. Elbette gerek kamu gerek özel sektörde çeşitli kurumlar kapsamında da deprem riskinin azaltılması için çok çeşitli çalışmalar ve projeler gerçekleştirilmiştir.

Geliştirilmesi gereken uygulamalar ve çalışmalar var mı? Yönetmelikler yeterli mi?
Yapı Denetim Yasası’nda bazı sorunlar var. Uygulama kapsamında denetimi yapacak kişinin ücretini işverenden alıyor olması, yapılan denetimin güvenilirliği açısından doğru değildir. Denetimi yapacak kişilerin hem bağımsız, hem de uygulamayı gerçekleştirenden daha donanımlı olması gerekir.
Oysa Türkiye’de denetim yapan mühendislerde sertifikasyon aranmıyor. Yapı denetim firmaları genelde yeni mezunları sahaya gönderiyor. Yeni mezunlar da mesleğe bir yerden başlayacaklar ancak en azından başlarında deneyimli biri olması gerekiyor. 
Kentsel dönüşümün hedefine ulaşmadığını düşünüyorum. Bireysel binalar bazında dönüşüm oldu, ada ya da parsel bazında yapılmadı. Bunun yanında kentsel dönüşümde binaların deprem riski pek değişmedi, yine hasar görecek binalar yapıldı. Binaların iç tasarımları değişti, daha güzel, daha modern, altyapısı, beton kalitesi daha iyi binalar yapıldı. Ancak yeni yapılan binalar deprem tasarımı insanların yalnızca binadan “canlı” çıkılması felsefesine dayalı olarak gerçekleştirildi. Beklenen depremin gerçekleşmesi durumunda bu binalarda meydana gelecek hasar düzeyi bu binaların kullanılamayacak veya güçlendirilemeyecek mertebede olması oldukça yüksek bir ihtimaldir. Bu durumun yasa ve yönetmeliklere aykırı bir durum olduğunu söylemiyorum, ancak bu yaklaşım yönetmelikteki minimum standarttır. Kentsel dönüşüm kapsamında yüzde 57’si İstanbul’da olmak üzere, İzmir, Ankara, Eskişehir, Antalya ve Bursa’da yaklaşık olarak 110 bin bina yapıldı. İnsanlar yeni yapılan binaların hasar görmeyeceğini düşünüyorlar ve binaların son kullanıcıları bu durumdan haberdar değiller. İnsanlar satın aldıkları binaların hasargöreceğini bilseler mutlaka bu durumu kabul etmeyeceklerdir.
Türkiye’de mühendislik eğitimi ve mühendislerin kalitesi yeterli değildir. Donanımlı, uzman mühendislerin sayısı oldukça azdır. Bunun yanında 25-30 yıllık mühendis ile yeni mezun olmuş mühendisin yetkileri aynıdır. Kanun önünde yetki olarak hiçbir şekilde farklılıkları yoktur. Size bu durumu tıp alanından örnek ile açıklamak gerekirse; gözünüzde bir problem varsa diş hekimine değil göz doktoruna gidersiniz, ihtisasını sorarsınız, araştırırsınız ve bunun sonucuna göre karar verir. Ancak inşaat mühendisliğinde böyle bir ayrım yok. İnşaat mühendisi yol da yapar, köprü de yapar, baraj da yapar, havalimanı da yapar. Uzmanlaşma diye bir şey yoktur. Dünyadaki diğer ülkelere benzer şekilde mühendislerin uzmanlık alanlarına göre sınıflandırılması ve iligli alanlar için sınava tabi tutulması gereklidir. Hatta bu sınavların belirli aralıklar (5 yıl) ile tekrar edilmelidir.
İnşaat mühendisliği eğitimi verilen okullara baktığımızda 100’den fazla üniversitede inşaat mühendisliği bölümü var. Son yıllarda sayısı hızla artan ve 3-4 öğretim üyesi ile kurulabilen bu bölümlerdeki eğitimin kalitesi sorgulanır hale gelmiştir. 1 Ocak 2018 itibarıyla İMO’ya kayıtlı 113 bin 122 adet inşaat mühendisi varıdr. Her yıl yaklaşık 10000 det yeni mezun bu sayıya eklenmekte olup, üye olmayanları da eklersek kabaca 130 bin inşaat mühendisi mevcuttur. Sektörün son durumu da düşünüldüğünde bu kadar inşaat mühendisine ihtiyacımız olmadığı açıktır. 

Depremden sonra hayat nasıl bir ortamda devam edecek?
Toplum olarak hepimiz misafirperver olarak biliniriz. Ancak size soruyorum; deprem oldu, sizin eviniz sağlam, hiçbir şey olmadı ama komşunuzun evi hasar gördü. Onları evinize alır mısınız? Alırsanız kaç gün misafir edersiniz? Bu sorunun cevabını içinizden cevaplayın. Daha karşı komşumuzun adını bilmeyen kentli topluluklar olarak o insanları eve alır mıyız? DASK bu konuda bir araştırma gerçekleştirdi ve bunun sonucunda o kadar da misafirperver olmadığımız ortaya çıktı. Hayat devam edecek, insanların yüzde 99’u hayatta kalacak, ama nasıl bir ortamda hayatlarına devam edecek? Evleri hasar görmüş insanlar nerede kalacaklar? Ayrıca iş yeri yada fabrika ne kadar çalışamaz halde kalabilir, kapanmamak için kaç gün üretim yapamadan dayanabilir? Biz deprem güvenliğinden sadece “can güvenliği”ni anlamaya devam ederken çağdaş dünyada deprem tasarımı yaklaşımı artık can güvenliği hedefi ötesinde bunları konuşuyor, tartışıyor.

Depremin sebep olacağı ekonomik duruma ilişkin görüşleriniz neler?
İnşaat yapı malzemeleri, binaların içindeki eşya, sistem ve cihazlardan daha düşük maliyetlidir. Binaların içinde çok yüksek bedelleri bulunan malzemeler var. Depremlerde maddi kaybın aslında yüzde 50’sinden fazlası içerideki malzemelerden kaynaklanıyor. Evi kullanacağımız tüm malzemeler kullanılamaz hale geldiğinde o evde nasıl yaşayabilirsiniz? Artık konsept olarak binaların içindekini de korumamız lazım. İnsanlarımız özellikle yapı üretim süreçlerinden haberdar değiller. Sağlık için, mobilya için pek çok yere gidip pek çok kez bakıyorlar, herkese soruyorlar, ancak ev alacakları zaman bir bilene sormuyorlar. Elbette ki yaşanan yerin düzgün ve iyi olması istenir, bu makul bir talep, ancak bunun yanında yapının sağlamlığına önem verilmemesi inanılır gibi değil. Ev alırken seramiklere, armatürlere bakılıyor da binayı kimin yaptığına, bu kişi veya kuruluşun daha önce neler yaptığına bakılmıyor. Bu da sosyolojik bir problem. Bugün İstanbul’da deprem olsa ekonomik olarak inanılmaz kaybımız olacak. İstanbul özelinde tüm Türkiye etkilenecek. 

Depremde meydana gelen hasarın azaltılması konusunda hangi kurum ve kuruluşlar öncülük etmelidir?
Depremde meydana gelen hasarın başta gelen sorumlusu inşaat mühendisleridir. Çünkü bu sistemi yaratanlar bizleriz. Ülkemizde yapı üretiminin tüm aşamalarında bizler bulunuyoruz. Tasarım aşamasından sahadaki kontrol mekanizmasına, belediyelerdeki kontrol sisteminden mevzuatların hazırlanmasına kadar tüm ilgili kurum ve kuruluşlarda inşaat mühendisleri bulunmaktadır.
Bu aşamada biz inşaat mühendisleri mesleğimize sahip çıkarak mesleğin toplamdaki saygınlığını ve değerini azaltacak davranış ve uygulamalardan kaçınmalıyız. Bunun başıında da “Meslek Etiği” gelmektedir ve vazgeçebileceğimiz bir şey değil. Bir mühendis, bir çizgi çekebilmeli, “ben bunu yapmam” diyebilmeli. Ancak bugün başta ekonomik kaygılar olmak üzere mesleki değerleri ne yazık ki gözden çıkarmışız. Bugün yapıları inşa etmekle yetklli diploma sahibi olan bizleriz. O nedenle bu yapıların kötü olmasının sorumlusu da bizleriz. Bu nedenle “iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına” batırmamamız ve özeleştiri yapmamız gerekiyor. İnşaat sektörü Türkiye’nin lokomotif sektörüdür ve ekonominin yüzde 20-25’i bu sektörle bağlantılı ilerliyor. Bu kadar paranın ön planda olduğu yerde ilk olarak mesleki etik ve ahlakın öncelikli hale gelmesi gerekiyor.

Belediyelerin depreme karşı hazırlıkları ne durumda?
1998 yılında hiç deprem riski konuşulmazken, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Deprem Master Planı yapıldı. Deprem master planı, bir bölgede deprem olduğunda o bölgenin yapılarına, alt yapısına, üst yapısına olabilecek etkileri, onların yaratacağı ekonomik kayıpları bulmak, doğacak çeşitli ihtiyaçların afet yönetimine veri sağlayacak bir çalışmadır. Bu, İzmir Blediyesi için Kandilli Rasathanesi tarafından yapıldı. 1999 depremi olduktan sonra 2002 yılında benzer bir çalışma İstanbul’da da yapıldı ve 2009 yılında yenilendi. Bir diğer çalışma da; doktora tezim olarak gerçekleştirdiğim, 2007 yılında Bolu için yapılan çalışmadır. Dikkat ederseniz hepsi depremden etki görmüş yerlerdir. 
Bir ülkeyi ya da bir şehri yönetiyorsanız ve gerçekten böyle bir risk varsa bu riskin belli bir planda yönetilmesi beklenir. Verilerinizin hem bilimsel hem güncel rakamlara dayalı olması gerekir. Bugün ilginç bir şekilde özellikle deprem bölgesinde yer alan belediyelerin deprem planları yok. Bu planları belli tarihlerde belirli verilere dayalı olarak yapmanız ve belli aralıklarla güncellemeniz gerekir. Sizin de bildiğiniz gibi ülkemizde kentleşme hızlı ve kontrolsüz şekilde devam etmekdir. Buna bağlı olarak şehirdeki bina sayısı, nüfus, altyapı değişmketedir. Kent yaşayan bir organizmadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2009’da yapılan planından sonra İstanbul oldukça değişti. Eskiden bu konuda Türkiye’de bilgi birikimi yoktu, veri toplamak çok zordu, ancak şimdi bu konudaoldukça yeterli bilgi birikimi ve tecrübe mevcuttur. Şu anda neredeyse bütün belediyelerin dijital veri tabanı var. Özellikle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgesinin kıyı şeridindeki belediyelerin bu süreç içerisinde deprem master planı çalışması hedefleri olmalı, şehrin geleceği için de bu çalışmaların sonuçları kullanılmalıdır. Afet yönetim sistemlerinin en önemli bileşeni olarak “lojistik” çalışmalarının belirlenmesi deprem master planlarının da yer almalı. Ayrıca depremin toplum üzerindeki psikolojik ve sosyolojik etkilerinin de çeşitli boyutlarda söz konusu çalışma içinde yer almaldıır.
Temel olarak şehirlerin yönetiminde sorumlu olan kişilerin deprem afetine karşı alınacak tedbirlerin en güncel verilere dayalı en güncel metodolojiler kullanılarak elde edilmesi, alınacak kararların daha rasyonel ve eldeki ekonomik ve insan kaynaklarının en etkin şekilde kullanılması için gerekli çalışmalardır. 

Hasarları ve can kayıplarını en aza indirmek için neler yapılabilir? 
İnşaat teknolojilerinde ve deprem mühendisliği alanındaki gelişmeler sonucunda depremden doğacak hasar ve can kayıplarının azaltılması için çeşitli yöntemler gelirtirilmiştir. Bu yöntemeler ve teknolojiler çok farklı binalarda uygulanarak depremde iyi davranmıştır. Bu teknolojiler ülkemide son yıllarda uygulamaya başlamıştır. Binaların hasar görmemesi ya da minimum hasar görmesi için yapılacak çalışmaların toplam maliyeti, bina maliyetinin yüzde 10’nu geçmeyecektir. İstanbul özelinde baktığınız zaman, bu kadar çok gayrimenkul yatırımı olan bir yerde, bunlar göze alınamayacak maliyetler değildir. Oysa o evlerin büyük bir bölümü belirli mertebede hasar görmesi kabul edecek şekilde tasarlandı. İnsanlar araba alırken güvenliğinden taviz vermiyor. Aynı hassasiyeti, çok uzun zaman geçirdikleri evleri için de göstermeliler. 
1999 depreminin ardından, 20 yılda hedeflenen yere gelemediğimiz bir gerçek, ama biz elimizden geldiğince etkileyeceğimiz kitleler yaratarak toplumun ileriye gitmesini sağlayacağız. Düşündüğümüzden daha yavaş, daha maliyetli olacak, ama ilerleyecek. Daha iyisini yapabilecek kapasitemiz, insan kaynağımız var. Bu noktalara nasıl geldiysek işin ahlak ve etik boyutunu daha fazla önemseyerek daha iyiye doğru da evrilmemiz lazım.
Deprem hasarını önlemek için dünyada yaygın olarak kullanılan sismik izolasyon teknolojisi Türkiye’de ne boyutta kullanılıyor?
Sismik izolasyon teknolojisi dünyada yaklaşık 30 yıldır uygulanan, deprem mühendisliği alanında geliştirilmiş güncel bir teknolojidir. Depremlerde test edilmiş ve depreme karşı etkili olduğu tepit edilmiş bir teknolojidir. Bu teknoloji Türkiye’de 2013 yılı itibarıyla Sağlık Bakanlığı’nın genelgesiyle zorunlu olarak hastanelerde uygulanmaya başlandı. Ancak son zamnalarda ekonomik sebeplerden dolayı süreç hızlı ilerleyemiyor. Dünyanın en büyük izolatörlü hastanesi Türkiye’de, Adana’da bulunuyor. Türkiye’de gerek teknik gerek saha uygulaması olarak bu konuda belirli bir tecrübe vardır. Deprem İzolasyon Derneği olarak en büyük hedefimiz; bu sistemin konutlarda kullanılması ve yaygınlaştırılmasıdır. Bununla ilgili girişimlerde bulunarak, son kullanıcılara anlatmaya ve bu konu üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. 

Dr. Cüneyt Tüzün Hakkında
Cüneyt Tüzün, 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nden İnşaat Mühendisi lisans, 1999 yılında yine aynı üniversiteden Yapı Mühendisliği yüksek lisans ve 2007 yılında Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Deprem Mühendisi doktora derecesini almıştır. 2007-2016 yılları arasında Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği bölümünde uzman araştırmacı olarak çalışmıştır. Dr. Tüzün, şu anda yapı ve deprem mühendisliği alanında danışmanlık hizmeti vermekte ve Gebze Teknik Üniversitesi Yapı ve Deprem Mühendisliği Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Dr. Tüzün ayrıca Deprem İzolasyon Derneği’inin başkanlık görevini yürütmektedir.