'Türkiye'de Büyükşehir Yönetimi Ulusal Kongresi' yapıldı. Bakan Atalay; 'Yerel yönetimler mevzuatını yeniden gözden geçiriyoruz'

31 Ağustos 2010 Dergi: Temmuz-Ağustos 2010
Nüfusumuzun büyük bölümünün yaşadığı 16 ilimiz büyükşehir belediyeleri tarafından yönetiliyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi verilerine göre (2009 yılı sonu itibarıyla) toplam nüfus rakamımız olan 72 milyon 561 bin 312'in % 83'ü belediye sınırları içinde yaşıyor. % 17'si ise belediye sınırları dışında; yani köy nüfusunu oluşturuyor.
Belediye sınırları içinde yaşayan nüfusun % 55'i büyükşehirlerde, % 45'i ise diğer belediye sınırları içinde yaşıyor. Vatandaşlarımızın yarısı (36 milyon kişi) 16 büyükşehirde ikamet ediyor. Yani, her iki kişiden biri büyükşehirlerde yaşıyor. Sekiz büyükşehir belediyesinin nüfusu 1 milyonun üzerinde, diğerlerinin nüfusu da 500 bini geçmiş durumda.

Türkiye'de 1984 yılında uygulamaya konulan "büyükşehir" belediye uygulamasının tüm yönleriyle değerlendirilmesi ve uygulamadaki sıkıntıların giderilmesine yönelik önerilerin ortaya konması amacıyla düzenlenen "Türkiye'de Büyükşehir Yönetimi Ulusal Kongresi"ne 16 büyükşehir belediye başkanından sadece 3'ünün katılması İçişleri Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay'ı ciddi anlamda kızdırdı. Bakanlığının Türkiye Belediyeler Birliği ve Marmara Belediyeler Birliği ile ortaklaşa düzenlediği kongrenin açılış oturumunda konuşan Atalay, gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını ve kızgınlığını gizlemeyerek, "İsterdim ki, bütün büyükşehir belediye başkanlarımız ve büyükşehirlerdeki merkez ilçelerin belediye başkanları burada olsun. Bir iki tanesi hariç Ankara'nın merkez ilçe belediye başkanları bile burada yok. Bunu ciddiyetsizlik ve sorumsuzluk olarak görüyorum. Biz onların işini kolaylaştıralım diye bu toplantıları yapıyoruz!" diye çıkıştı.

Büyükşehir mevzuatının uygulanışında yürüyen hükümler olduğu gibi yürümeyen/tartışılan konular da olduğunu, uygulamadaki sıkıntılar ışığında mevzuatın yeniden gözden geçirildiği şu dönemde bu Kongreye özel önem verdiklerini belirten Atalay, "Kongreye isim koymalarına rağmen Türkiye Belediyeler Birliği ve Marmara Belediyeler Birliği'nin de, başkanları başta olmak üzere, bu toplantıya çok ilgi göstermediklerini görüyorum. Biz Bakanlık olarak işimizi ciddiye alıp tam kadro burada bulunuyoruz, kendilerinin de bugün burada olmaları gerekiyordu" dedi.

 

İçişleri Bakanı Beşir Atalay; "Bakanlık olarak, yerel yönetimlerle ilgili mevzuatı şu an yeniden gözden geçiriyoruz"

 

"25. Yılında Türkiye'de Büyükşehir Yönetimi Ulusal Kongresi: Sorunlar ve Çözümler Sempozyumu", 12-13 Haziran tarihlerinde Ankara'da, Türkiye Belediyeler Birliği Hizmet Binası'nda gerçekleştirildi. Yurt geneline dağılmış belediyeler ve büyükşehirlerin yöneticilerinden bir bölümü ile kamu yöneticileri ve üniversitelerden bilim insanlarının katıldığı kongrenin açış tebliğini sunan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ülke nüfusunun yarısının büyükşehir belediyelerinin hizmet verdiği yerleşim alanlarında yaşadığını, büyükşehir nüfusu büyüdükçe sorunların da artıp çeşitlendiğini vurgulayarak, "Büyükşehir hayatı ve oraya hizmet götüren belediyelerin işleri de her gün biraz daha karmaşıklaşıyor. O yüzden, ilave sorunlar ortaya çıkmadan mevcut sorunlarımızı çözmenin daha iyi yollarını bulmak zorundayız" diye konuştu. Türkiye'de büyükşehir belediye yönetimlerinin başlangıcı olan 3030 sayılı yasanın çıkışından bu yana 25 yıl geçtiğini, daha sonraki yıllarda da (en son olarak, iki yıl önce) büyükşehir mevzuatında yeni düzenlemeler, eklemeler yapıldığını anımsatan Atalay, "İki yıl önce ilk kademe belediyelerini kaldırdık ve yeni ilçeler kurduk. Halen büyükşehir sınırları içindeki ilçe belediyeleriyle büyükşehir belediyelerinin sorunları var. Mevzuatın uygulanmasıyla ilgili yürüyen hükümler ve yürümeyen hükümler, tartışılan konular var. İçişleri Bakanlığı olarak, hükümetlerimiz döneminde kimini değiştirdiğimiz, kimini baştan sona düzenlediğimiz yerel yönetimlerle ilgili mevzuatı şu an yeniden gözden geçiriyoruz. Son üç beş yıllık uygulama içindeki sıkıntılara ve sorunlara bakarak, neler değiştirilmesi gerekiyorsa bunları değerlendiriyoruz" diye konuştu.
İçişleri Bakanı sıfatıyla her gün önüne belediyelerle ilgili pek çok sorun geldiğini söyleyen Beşir Atalay, büyükşehir belediye yönetimleriyle ilçe belediyeleri arasında özellikle görev dağılımı konusunda yaşanan sorunlara dikkat çekerek, bu sorunların giderilmesine yönelik düzenlemeler yapılabileceğini belirtti. Atalay şöyle konuştu: "Kent ve imar planlaması, kaynakların daha etkin ve verimli kullanımı ve hizmetlerin daha iyi yürütülebilmesi gibi pek çok bakımdan "büyükşehir" uygulaması, bizim verimli gördüğümüz bir sistem. Hizmette bütünlüğün sağlanması ve belediyeler arası koordinasyonun daha iyi yürütülmesi büyükşehirler kanalıyla oluyor. Ülkemizde iktidar belediye başkanları daima daha avantajlı, muhalefetinkiler dezavantajlı olmuştur, bizim dönemimizde böyle bir şey söz konusu olmadı. Merkezi bütçe kaynağının dağıtımında zerre kadar fark gözetmedik. Kanunun öngördüğü ilkeler neyse (nüfus, kalkınmışlık indeksi vb.) hak edişleri ona göre belirledik. Büyükşehirlerin ilçe belediyeleriyle irtibatları da bu noktada çok önemli. Büyükşehir merkez belediyelerinde farklı partilerden gelen yönetimler olabilir; ama büyükşehir belediye başkanlarının en önemli görevlerinden biri de iyi ilişki ve koordinasyondur. Aksi halde şehir içinde farklı uygulamalar olur, bütünlük bozulur, gereksiz tartışmalar yaşanır. Buna meydan vermemek gerekir. Bunun için büyükşehir belediye başkanlarının ilçe belediye başkanlarını iyi koordine etmeleri, onlarla iyi ilişkiler kurmaları büyük önem taşıyor. Bir yandan da, "İlçe belediye başkanları büyükşehirin şube müdürü konumuna düşürülüyor" falan gibi sözler duyuyoruz. Biz bunları kabul etmiyoruz, böyle bir şey olamaz. Tabii büyükşehir belediye başkanlarımızın da bu konularda dikkatli olmasını dileriz. Bu görev dağılımında; su, kanalizasyon gibi büyük altyapı hizmetlerinin büyükşehirce yürütülmesini, daima hizmetlerin iyi yürütülmesini sağlayan bir avantaj olarak görüyoruz".

"Köy kanunu değişecek; nüfusu fazla köylere bütçe verilecek..."

Yerel idarelerin yetkilerini ve kaynağını artırmayı temel hedef bildiklerini söyleyen Atalay, geride kalan sekiz yıl içinde yerel yönetimler mevzuatının büyük ölçüde gözden geçirildiğini, bu mevzuatın önemli bir parçası olan, henüz ele alınmamış durumdaki 1924 tarihli Köy Kanunu'nun da 1.5 yıllık sıkı bir çalışmanın ardından yeni bir tasarı halinde Bakanlar Kurulu'na sunulduğunu ifade etti. Atalay şöyle sürdürdü: "Halen 36 bin köyümüz, 45 bin mezramız var, nüfusumuzun % 17'si köylerde yaşıyor. Dolayısıyla köy hayatı bizde hala önemlidir. Ama bu noktada çok ciddi sorunlar da var. 1924 tarihli bir Köy Kanunumuz ve halen İhtiyar Heyeti gibi bugün artık hiçbir anlamı kalmamış uygulamalar var. Bu konudaki yeni tasarı bütün belediyelerimize, birliklere, üniversitelerin kamu yönetimi bölümlerine, bütün siyasi partilere gitti, hepsinin görüşlerini aldık. Çalıştaylar düzenledik, uzun tartışmalardan sonra belli bir noktaya geldikten sonra Bakanlar Kurulu'na sevk ettim. Kısa süre sonra Meclis'e de gidecektir. Bu taslakla önemli bir değişiklik olarak köylerimizi üç gruba ayırıyoruz. Artık 20-50 nüfuslu köyler kalmış, kışın iki-üç ailenin yaşadığı köyler var, ama bir yandan da 1500'ün üzerinde nüfusun yaşadığı köyler var. Bunları ayırmak, bütçe vermek istiyoruz. Muhtarlık statüsünü değiştiriyoruz. Muhtarlığı bir anlamda hizmet üreten bir idari mekanizma olarak düşünüyoruz. İhtiyar Heyetini kaldırıyoruz. Seçimle gelecek ve muhtara destek olacak ciddi bir yardımcı getiriyoruz. Bunlar gibi çağın şartlarını karşılayan, rasyonel, köylerimizi hem demokratik birer mekanizma hem de hizmet mekanizması haline getiren iyi bir tasarı hazırladık. Böylece yerel yönetimlerle ilgili temel yasalardaki düzenlemeler bitmiş olacaktır".
Yerel yönetim birimlerinde ölçek büyüdükçe, hizmete ayrılan kaynağın da büyüdüğünü; büyükşehir modelini bu yönüyle de yararlı bulduklarını aktaran bakan Atalay," Belediyelerde ölçek büyüdükçe kaynaklar yatırıma gider. Bu gerçekliği gözden kaçırmamak lazım" dedi. Atalay şöyle sürdürdü: "2009 yılına baktığımızda; bütün belediyeler yaklaşık 31 milyar TL harcama yapmışlar. İl Özel İdareleri de yaklaşık 8 milyar TL harcama yapmış. Belediyelerin bağlı kuruluşları ise yaklaşık 8.5 milyar TL harcama yapmışlar. 2009 yılında belediyelerin yatırıma yönelik harcamaları 8.5 milyar TL, İl Özel İdarelerinin 3.2 milyar TL ve bağlı kuruluşların da 2.7 milyar TL dolayında... 2009 yılı itibarıyla yatırımla ilgili harcamaların toplam harcamalar içinde en yüksek paya sahip olduğu mahalli idare birimi, % 41.27 ile büyükşehir belediyeleridir. Yani bütçesi içinde en yüksek oranı yatırıma harcamış olanlar, 16 büyükşehir belediye yönetimimizdir. Belediye ölçeği küçüldükçe maalesef personele ayrılan kaynak artıyor, o zaman da yatırıma ayrılan kaynak düşüyor. Bütçesinin yatırıma ayrılma oranı il belediyelerinde % 17, belde belediyelerinde % 17.20"dir. Dolayısıyla büyükşehir belediyeleriyle aralarında çok çarpıcı bir fark vardır. Tüm bu rakamlar özellikle büyükşehirlerin artan önem ve büyüklüğünü çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta, büyükşehirlerin kaynaklarının verimli kullanıldığını da göstermektedir".

Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı ve Kamu Görevlileri Etik Kurul Başkanı Prof. Dr. Bilal Eryılmaz; "
Yerel yönetimler toplumun gerisinde kaldı!"

Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı, Kamu Görevlileri Etik Kurul Başkanı Prof. Dr. Bilal Eryılmaz da kongrenin açılış oturumunda, "Büyükşehir Belediyelerinde Yeniden Yapılanma Perspektifi" başlıklı bir tebliğ sundu. Günümüzde yerel ve merkezi idarelerin toplumun gerisinde kaldığını düşündüren gözlem ve değerlendirmeler aktaran Prof. Eryılmaz, "İnsanların çoğunun cep telefonunu gece uyurken bile kapatmadığı, televizyonların sesini kısıp açık bırakarak uyudukları bir ortamda, iletişim ve haberleşmeyle ilgili bu hız acaba günlük hayatımıza, hizmetlerin yürütülüşüne yansıyor mu?" diye sordu ve şöyle sürdürdü: "Türkiye 1980'den sonra modernize oldu. Özellikle kamu yönetimi sistemi yeni binalar, araç gereçler, telefonlar, fakslar, klimalı odalar vs. (birçok bakımdan) hayli değişti. Ama yönetim düşüncesi, zihniyeti değişti mi? Birçok önemli hizmette bunların yapılış süreleriyle ilgili standartlar (bir ayı, iki ayı, altı ayı bulabilen süreler) acaba ne kadar düştü? Hizmet standartlarımız ve hedeflerimizde acaba bir gelişme oldu mu? İşte problem bu. Bugün performans hedeflerimiz yoksa, bir hizmeti kısa zamanda vermek için topluma bir taahhüdümüz yoksa, o zaman bu yönetimler toplumun gerisinde kalmaya mahkumdur. Mesela bir pasaportu Viyana Belediyesi 20 dakikada veriyorum diyor. Bizim de bunun gibi - örneğin ruhsat vb. hizmetlerin verilişiyle ilgili - yaşadığımız bu iletişim çağının hızına uygun birer hedefimiz mutlaka olmalıdır. Bu noktada bürokrasinin geleneksel yöntemlerini sürdürme alışkanlığının, muhafazakar-tutucu niteliğinin her zaman engel oluşturduğunu bilmekle birlikte, eğitim vd. programlarla bürokrasideki zihniyet yapısını ve algıları, hayata bakış tarzını etkileme ve değiştirme imkanımız olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Öte taraftan, günümüzde artık hizmetlerin varlığı yetmiyor, onların kaliteli olmasına ilişkin standartlar da her geçen gün artıyor. Eğitimde, sağlıkta, altyapıda, birçok alanda kalite arayışları var. Dolayısıyla, bundan sonra artık hizmetlerin sayısal (kantitatif) niteliğine ilişkin beklentiler değil, kalitesine ilişkin beklentiler yükselecektir. Yerel yönetimler de en çok bu alanda zorlanacaklar. Eskiden bir semte belediye otobüsü varsa belediye başkanı kendisini başarılı görebiliyordu. Ama bugün öyle değil: Otobüsün kliması var mı, ayakta duran yolcu sayısı makul ölçüde mi, ne kadar süratle yol alabiliyor, trafiğin durumu ne? Bunlar gibi kalite konusuyla ilgili açık uçlu konular öne çıkıyor. Toplum geliştikçe, refah yükseldikçe insanlar hep bir üstünü ister, geriye gitme imkanı yoktur. Ve şunu da ifade edelim: Eğer bir yerel yönetim kaliteli olmak istiyorsa, merkezi yönetim de kaliteli olmak durumundadır. Bir yerel yönetimin bir biriminde kalite arzusu varsa, başka birimlerinin de bu kaliteye katkı sağlaması gerekir. Sonuçta başarı da, başarısızlık da bir toplamdır. "Toplam kalite" nitelemesi de zaten bu anlamda kullanılmaktadır. Merkezi yönetim ile yerel yönetimin niteliği veya farklılığı değil, işbirliği bu açıdan önemlidir. Ülkedeki tüm kamu hizmetlerinin verimli, başarılı, kaliteli olmasını yalnızca yerel yönetimlerle sağlayamayız. Merkezi yönetimin de bunlara kalite anlamında destek vermesi, katkı sağlaması gerekir. Günümüzde iyice öne çıkan bir diğer konu da, "rekabet" olgusudur. Dünyada artık yönetimler, ülkeler, ülkelerin içinde şehirler rekabet ediyor. İnsan hareketleri çok rahat hale geldi. Sürekli olarak bir yerden bir başka yere gidiyoruz. Dolayısıyla böyle bir dünyada insanlar gördükleri güzel örnekleri kendi ülkelerinde ve şehirlerinde de görmek arzu ediyor. O nedenle, her şehir artık ulusal ölçekte değil, dünya ölçeğinde birinci olmaya, buna yönelik birtakım hedefler koymaya mecburdur. Artık ulusal ölçekler kalite ve rekabet bakımından yeterli gelmiyor".
Yöneten ile yönetilen ilişkisinin eskiye göre çok farklılaştığını, yönetenlerin "efendi" olmaktan çıkıp "hizmetkâr" haline geldiğini, yönetilenlerin ise yetki ve görevler bakımından güçlendirildiğini, sorgulayan/hizmete katılan bir niteliğe büründüğünü belirten Prof. Dr. Eryılmaz, tüm bu gelişmelere karşın yerel yönetimlerin merkezi yönetim karşısında kendilerini tam olarak ifade edebilmesini sağlayacak bir mekanizmanın eksikliğinin ülkemizde hâlâ hissedildiğini söyledi. Prof. Eryılmaz şöyle sürdürdü: "2004 yılından itibaren yerel yönetimlerle ilgili birtakım reformlar yapıldı, yönetişime ilişkin birtakım mekanizmalar kuruldu. Kent konseyleri, meclisleri, toplanmaları artırıldı, Türkiye Belediyeler Birliği vs. bu çerçevede kuruldu. Bunlar yönetişimin önemli mekanizmalarıdır. Ancak parlamentoda görüşülecek konuların veya bakanlığın bu alana ilişkin gündeminin tartışılıp değerlendirileceği bir ortak komiteye de (bir danışma konseyi veya danışma kuruluna) büyük ihtiyaç var. Bu mekanizmayı aslında biz Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bakımından da kurmak zorundayız. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerle ilgili yapılacak bir düzenlemede makul ölçülerde yerel yönetimlere danışılmasını öngörüyor; o nedenle bundan sonraki çalışmalarda bu mekanizmanın kurulmasının büyük önemi var. Bir diğer önemli şey: hem merkezde, hem de yerelde esnek ve basit bir örgütlenmenin sağlanmasıdır. Çok hiyerarşik, aralarda çok kademenin olduğu, kırtasiyeciliğin olduğu, iletişimin kopuk olduğu, sorumluluğun olmadığı bir yapıda hesap verebilirlik de olmuyor. Bu yapının da artık değiştirilmesi, kuralların azaltılması, süreçlerin basitleştirilmesi lazım. Evet, kurallar hayatımızda iyiyi, doğruyu yapmak, kamu yararını gerçekleştirmek için var, ama yasama organı olarak siz bu kuralları bürokrasiden endişe ederek, "Yanlış yapabilir!" düşüncesiyle çok ayrıntılı yaparsanız, o zaman yasalar "yönetmelik" haline geliyor, sürekli değiştirmek durumunda kalıyorsunuz".

Kamu kurumlarında üst yönetim birimini işgal edenlerin çoğunun kamu hizmetlerini aracılar yoluyla, imtiyazlı olarak aldığını, bu hizmetlerin verilişi sırasında yaşanan sıkıntıların ortadan kaldırılamamasının önemli nedenlerinden birinin de bu olduğunu savunan Prof. Bilal Eryılmaz, "Kamu hizmetlerini düzenleyen yöneticilerin çoğu kamu hizmetlerini doğrudan almıyor. Sekreterini gönderiyor, şoförünü gönderiyor, telefon ediyor vs... Dolayısıyla o süreçleri yaşamıyor. Eğer sivil bir kişi olarak o süreçleri bir gün yaşasalar ve oradaki sıkıntıyı görseler, vatandaşın çektiğini gerçekten anlarlardı" diye konuştu.
Prof. Dr. Bilal Eryılmaz, yerel yönetim anlayışındaki gelişmeler ve bundan sonraki süreçte yapılması gerekenler hakkında diğer değerlendirmelerini de özetle şöyle aktardı: "Değişim ve dönüşüm bir zihniyet ve düşünce meselesidir. Bu zihniyetin herhangi bir durağanlık ve tereddüt göstermemesi, süreklilik arzetmesi lazım. Bunu sağlamak için de mutlaka yeni yapılara ihtiyacımız var. Türkiye çok önemli reformlar yapıyor, fakat bu reformların son dönemlerde AB'nin motivasyonu dışında, bazı alanlarda, özellikle merkezi yönetim/yerel yönetim alanında yavaşladığını gözlüyorum. Yerelliği, yerinden yönetimi artırmaktan başka çaremiz yok. (...) Kentlerimiz bugün değişik yörelerden gelen, farklı kültürlere/gelir gruplarına mensup insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla bu insanların hem belediye ile olan dikey entegrasyon ilişkilerini, hem de yatay komşuluk, insanlık ilişkilerini geliştirmek, bir kentlilik politikasını, kent bilinci ve kültürünü şehirlere hakim kılmak zorundayız. Aksi takdirde herkes kentleri kendine mülk edinmeye doğru çıkarcı bir eğilim içinde olacaktır. Oysa ki kentler paylaşılan, geliştirilen ve gelecek kuşaklara devredilmesi gereken önemli bir ortak mirasımızdır. O nedenle kent dokusunu, estetiğini, mimarisini de bu anlamda yeniden gözden geçirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. (...) Bu doğrultuda, örneğin, belediye meclislerinin yapısının mutlaka değiştirilmesi gerekiyor. Bu yapıyla Belediye Meclisi'nde kamu yararına, toplum yararına, yönetişime uygun bir politika sürdüremeyiz. Genellikle Belediye Meclis üyelerinin birçoğu özel sektörde müteahhitlik, emlakçılık, avukatlık vd. işlerle uğraştıkları için bu alanlarda ilgili bir lobicilik olarak Meclis üyeliğini sürdürüyorlar. Ve biliyorsunuz, günümüzde yozlaşma ve yolsuzluğun en yaygın olduğu alanlar, imarla ilgili olanlar... Belediye Meclisi gündemlerine ve kararlarına bakın; en çok imar değişiklikleri görürsünüz. Bu nereden kaynaklanıyor? İmar planı yapanlarda mı, uygulayanlarda mı hata var? Üç-dört ayda bir değiştirilen imar planlarıyla vatandaşlara güven veremeyiz. Ama belediye meclislerine kamu görevlileri (örneğin üniversite öğretim üyeleri) girerse, onların kendi içlerinde ve toplumca denetlenmesi daha kolaydır. Dolayısıyla belediye meclislerini çıkar gruplarının egemenliğinden biraz kurtarıp, Anayasanın sağladığı imkandan faydalanarak üniversite öğretim üyelerini (her ilde üniversite var artık) buralarda görev alır hale getirebilir, dolayısıyla meclislerin kalitesini biraz artırabiliriz. (...) Türkiye'de belediye dediğiniz şey, kentin tüm hizmetleri konusunda hakim, tek yetkili organ değil. Oysa Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nda deniyor ki; 'Yerel yönetimlere verilen görevler tam ve münhasır olmalı. Bu görev ve yetkileri başka kurumlar, merkezi yönetim kurumları zayıflatmamalı...' Bizdeki problemlerin bir tanesi de budur. Yerel yönetimlere az veya çok bir görev vereceksiniz, fakat bu görevleri başka kurumların 'ruhsat verme, onay verme' gibi uygulamalarla kenarından köşesinden zayıflatmaması gerekiyor..."

"Kozmopolit kentlerde ilçeler önemlidir"
Günümüz Türkiye'sinde büyükşehirlerin giderek kozmopolit hale geldiğini, böylesi ortamlarda ihtiyaçların farklılaşacağını ve çeşitli grupların farklı taleplerle ortaya çıkacağını söyleyen Prof. Eryılmaz, "İlçe belediyeleri de işte bu anlamda önemlidir. Farklı sosyal kesimlerin taleplerine, onların arzularına, yönetişim ihtiyaçlarına cevap verirler. Aksi takdirde tek bir yapı altında siz bunları karşılayamazsınız" dedi. Prof. Eryılmaz, günümüz ortamında sadece bu gerekçeyle bile 'ilçe belediyelerinin büyükşehirlerin 'şube'si haline getirilmesi" söylemlerine itibar edilemeyeceğini vurguladı.
Merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında zaman zaman sorun olan yetki ve görevlerin paylaşımı konusunda sürecin henüz bitmediğini belirten Prof. Bilal Eryılmaz, yerelleşme politikası hükümetin temel hedefleri arasında hâlâ yer almakla beraber, bu politikaları yöneten/yönlendiren merkezi bir yapı olmaması nedeniyle, hızında bir yavaşlama olduğunu söyledi. Prof. Eryılmaz ayrıca 2004 ve 2005'te yerel yönetimlere verilen kimi yetkilerin, 2008-2009'da çıkan kanun, yönetmelik ve genelgelerle geri alınmasının dikkat çekici olduğunun da altını çizdi: "Çevre Planı ile ilgili yetki 2004 yılında büyükşehirlere verildi, ancak Çevre Bakanlığı'nın kanunda geçen yıl yaptığı değişiklikle çevre planı yapma yetkisi Çevre Bakanlığı'na geçti... Diğer tarafta, Anayasa'da "Merkezi yönetim ile yerel yönetim arasındaki ilişkiler kanunla düzenlenir" denmesine rağmen yönetmeliklerle yerel yönetimlerden yetki alındığı da oldu. Örneğin, belediye zabıta teşkilatı ve itfaiye personelinin çalışmalarının denetlenmesiyle ilgili olarak yayımlanan iki ayrı yönetmelikle vali ve kaymakamlara zabıta ve itfaiyeyi denetleme yetkisi verildi. Söz konusu yönetmeliklerde bu yetkinin kullanımı konusunda vali ve kaymakamlar, belediye başkanlarının önüne kondu. Yani belediye başkanları kendi insan kaynaklarının yönetimi konusunda son sırada yer aldı. Bu durumda nasıl muktedir, nasıl lider olacaklarını varın siz takdir edin!"

İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Zekeriya Şarbak; "Doğru yapılanmamış kurumlar, kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getiremez!"

Kongre kapsamında "Türkiye'de Büyükşehir Yönetim Sistemi" başlıklı oturumu yöneten İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Zekeriya Şarbak, uygulamada 25 yılı geride bırakan "büyükşehir" yapılanmasının Türk idare sisteminde ciddi bir açılım olduğunu kaydetti. Merkezi bürokrasinin çok kıskanç davrandığını ve idari yapının yerel ölçekte güçlenmesini engelleyici bir tavır takındığını belirten Şarbak, "Keşke öyle olmasa, keşke 'büyükşehir' olmayan, ama büyük olan belediyelerimiz açısından da daha esnek idari yapılar getirilebilse!" diye konuştu.

Şarbak konuşmasını şöyle sürdürdü: "Düşünebiliyor musunuz, bir Manisa Belediyesi'nin, bir Malatya Belediyesi'nin imar işlerinden sorumlu olan kişi, herhangi bir bakanlıkta üç tane memuru yöneten bir şube müdürü ile aynı seviyede... Dolayısıyla bu sorumluluğun altından kalkabilecek seviyede bir idari yapı o belediyelerde oluşturulamıyor. Onun için bu büyük belediyelerin hepsi büyükşehir olmak istiyor. Bunun temelinde merkezi idareden aktarılan gelir olmakla birlikte, biraz da idari yapıdaki bu kısıtlamalar var... Bir kurumun yapılanmasını doğru yapamazsanız, kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getiremez. 1984 öncesinde de örneğin İstanbul Belediyesi ile bir kasaba belediyesi aynı kanunla yönetildiği için ciddi idari sıkıntılar yaşanmaktaydı. O yapıyla sürdürülmesi de zaten mümkün değildi. O nedenle 'genel sekreterlik' ve 'daire başkanlıkları' temelinde yeni bir idari yapı getirilerek, büyükşehir belediyesine özel görev ve fonksiyonlar yüklendi. İdare sistemimiz açısından bu yapılanma çok önemlidir. (...) Diğer taraftan, örneğin Manisa Belediyesi hangi kanunla yönetiliyorsa, Manisa'nın bir ilçesi veya bin nüfuslu bir beldesi de aynı kanunla, aynı ölçü ile yönetilmeye devam ediyor. Maalesef böyle bir kolaycılığımız var ve bunun sıkıntılarını yaşamaya devam ediyoruz".
Büyükşehir belediyeleri ile ilçe belediyeleri arasındaki ihtilaflara da değinen Şarbak, "Lüzumsuz bir yetki kavgası sadece bizde var, dünyada yok. 'O yetki benim olsun, şu da benim olsun! Onu da ver, şunu da ver!..' Peki ama kimse bu yetkilerin hangi kaynakla yapılacağını sormuyor. Kaynağı yoksa, nasıl altından kalkacaksın?! O yetki ile ilgili sorumluluk gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini toplum olarak sorgulama noktasına da henüz gelmedik. Halbuki o yönde bir sorgulama olsa, herkes bu defa görevden kaçmaya başlayacak!" dedi. Şarbak şöyle sürdürdü: "Büyükşehir Kanunu yapılırken, bunu yapanların zihninde mikro görevlerin ilçe belediyeleri, makro görevlerin de büyükşehir tarafından yapılması vardı. Kanun dizaynı da aşağı yukarı böyleydi. Büyükşehir belediyesi büyük işlerle uğraşır, rutin ve mikro işlerle uğraşması doğru değildir. Uygulamada ise maalesef büyükşehirlerin oldukça mikro işlerle de uğraştığına şahit oluyoruz. Büfeyle, bilmem neyle uğraşmamalı büyükşehir... Örneğin Nazım Planı büyükşehir yapar, ruhsat işlerini ise ilçeler yapar. Kent ölçeğinde yapılması gerekenlerin büyükşehirde olması gerekiyor. Görev ve yetki mücadelesi yapılırken bu objektif kriteri kullanabilirsek, aralarındaki ihtilaf biraz olsun ortadan kalkar diye düşünüyoruz".


Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek;
"Büyükşehiri kim kazanırsa, ilçe belediyeleri de onun olsun!"

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise büyükşehirlerle ilçe belediyeleri arasındaki ihtilaflar konusuna bilinen sansasyonel değinmeleriyle yaklaşarak, "Büyükşehiri hangi parti kazanıyorsa, oradaki diğer belediye başkanlarının da aynı siyasal partiden olması gerekir ki, uyum olsun. Bu şehrin menfaati için gereklidir" diye konuştu. Büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyeleri arasında uyumun sağlanabilmesi için seçim sisteminde değişikliği şart gördüğünü kaydeden Gökçek şunları söyledi: "Yapılan seçimlerde ilçe belediyeleri değişik siyasi partilerden seçiliyor. Bu seçildikten sonra ilçe belediyeleri ile büyükşehir arasında sırf  'Benim dediğim olacak!' noktasında siyasi çatışma başlıyor. Bunun istisnası yok, 'Böyle bir şey şurada yaşanmadı!' deseniz bile inanmam... Aynı partiden-yekpare olsanız dahi, bu sefer dört-beş tane büyük ilçenin belediye başkanı büyükşehir belediye başkanlığına niyetleniyor; büyükşehirle çatışmak, onu başarısız kılmak için gayret içerisine giriyor. Bakınız, yönetimlerin istikrarlı gitmesi ülkelerin lehinedir. Başbakan seçiliyor, eee? Bakanlar da ayrı ayrı partilerden eşit oranda seçilsin! Olur mu öyle şey? Bir uyum gerek, çünkü ülkeyi yöneteceksin! Kent de yönetilecekse ve bir uyum gerekiyorsa, büyükşehir belediye başkanının ilçe belediye başkanlarını Meclis içerisinden seçip kendisiyle uyumlu bir yönetimi yapması lazım. Ayrıca görev dağılımı konusunda yeni bir düzenleme de elbette olabilir. Mesela sosyal-kültürel projelere ilçe belediyeleri bakarken, özellikle bayındırlık hizmetlerine büyükşehir belediyesi bakabilir. Bu aynı zamanda iktisadi açıdan da en uygun olanıdır".
"Büyükşehir Belediyeleri Perspektifinden Türkiye'de Büyükşehir Yönetim Sisteminin Mevcut Durumu ve Sorunları" başlıklı sunumunda Melih Gökçek, büyükşehirlerin mali sorunları üzerinde de kapsamlı olarak durdu ve şunları söyledi: "Büyükşehirlerin ve tüm belediyelerin genel anlamda en büyük sorunu, nüfuslarıyla orantılı olarak kendilerine gönderilen paylardan, birikmiş borçları nedeniyle yapılan % 40'lık kesintilerdir. Aslında daha önce yapılan güzel bir düzenleme sayesinde bu kesintiler % 40 olmakla birlikte aylık ödediğimiz sigorta ve vergi bedelleri de bunun içindeydi. Yakın zamanda Hazine'nin ısrarıyla yapılan bir değişiklikle sigorta ve vergi bu % 40 diliminin üstünde tutuldu. Yüzde 40 kesinti sürdüğü zaman belediyelerin işin içerisinden çıkabilmesi kesinlikle mümkün değil. Özellikle vergi ve sigorta borcu olan küçük belediyelerin ellerine geçen gelirlerin tamama yakını elden gidiyor. Çünkü belediye küçüldükçe vergi ve sigorta dilimi büyüyor. Büyükşehirlerde daha küçük (% 12-16 arası), illerde biraz daha büyük (% 20'ler), ilçelerde % 25'leri buluyor, beldelerde ise % 35-40'lara ulaşıyor. Eh, % 40 zaten kesiliyor, % 40 da bunun üzerine her ay ödediğiniz vergi ve sigortayı düşünce memurunuza, işçinize verecek paranız kalmıyor. Belediyelerin yaptığı borçlanmaları, mevcut belediyeleri takiben gelen yönetimlerin ödemesi söz konusu... Bizce belediyelerin borçlanmalarına sınırlama getirilmeli. Belediye yönetimleri kendi belediye başkanlıkları dönemiyle, yani beş yılla sınırlı olmalı, onun haricindeki borçlanmalara müsaade edilmemeli. Ama belediyelerin şu anda mevcut olan geçmişe yönelik borçları da silinmeli. Daha önce bu üç defa yapıldı, dördüncü bir defa daha af gelmeli... Yoksa bizim Ankara Büyükşehir Belediyesi olarak şu anki borçlarımızdan daha 20 yıl kurtulmamız mümkün değil. Mevcut faiz sistemi bunu bu noktaya getiriyor çünkü. Somut bir örnek: Çankaya-Mamak viyadüğü için benden önceki belediye yönetimi döneminde, yani 18-20 yıl önce 106 milyon Dolar İller Bankası'ndan borç alınıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi 165 milyon Dolar para ödemiş bunun karşılığında. Yani dolar bazında % 60 faiz ödemiş. Şu anda Hazine 180 trilyon TL daha İller Bankası adına bizden tahsilata çalışıyor. Böyle bir sistemin içinde borcun bitmesi mümkün değil"
.


Başbakanlık Müşaviri, eski Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya; "İlçeler ilan edilmemiş şube müdürlükleridir!"

Türkiye'de büyükşehir yönetim sisteminin mevcut durumu ve sorunlarını ilçe belediyeleri perspektifinden değerlendiren Başbakanlık Müşaviri, eski Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya ise ilçe belediyelerinin mevcut yasal durum itibarıyla aslında 'büyükşehir belediyelerinin ilan edilmemiş şube müdürlükleri' olduğunu söyledi. Kaya şöyle konuştu: "İlçe belediyelerinin görev ve yetkilerini 5216 Sayılı Kanun'un yedinci maddesi, 'büyükşehir belediyesinin görevleri dışında kalan hizmetler...' olarak tanımlıyor. Nedir bunlar? Çöp toplamak, süpürmek, ikinci ve üçüncü sınıf gayrı sıhhi müesseselere ruhsat vermek, parklar yapmak, beceri kursları düzenlemek...  Yani, bir doğum kağıdı bir de ölüm kağıdı. Arkası yok... Böyle bir yapı söz konusu... Bu yapıda bize 5216 Sayılı Kanun diyor ki, hizmet açısından büyükşehir belediyeleri asli görevlidir, ilçe belediyeleri ise istisnai bir görev yapacaktır. Demek ki, ilçe belediyelerinin aslında ilan edilmemiş şube müdürlükleri olduğu gerçeğinin çok net bir şekilde altını çizmemiz gerekiyor".
Türkiye'de metropol düzeyde gerçekleştirilmesi gereken yatırımlarla ilgili yetkiler büyükşehir belediyelerine verilirken, daha küçük ölçekte yapılabilecek yerel hizmetlerin ilçe belediyelerine aktarılması yerine bunlarla ilgili görev ve yetkilerin de büyükşehirlerde toplandığını kaydeden Erol Kaya, "Büyükşehir belediyesinin ilçe belediyeleri üzerindeki idari vesayeti, denetlemenin de ötesine götürülerek, 'yerine geçerek uygulama' şekline dönüştürülmüştür" dedi.
Nüfusu 13 milyonu bulan ve bu yönüyle birçok ülkeden 'daha büyük olan' İstanbul'un bir tek yerel idare tarafından yönetilmesinin doğru olmadığını söyleyen Kaya, bu durumun tüm gelişmiş ülkelerde geçerli olan 'hizmetin, halka en yakın olan hizmet birimi tarafından yapılması'  (subsidiarity) ilkesine tamamen aykırı olduğunu da sözlerine ekledi. Kaya şöyle konuştu: "Dünyada nüfusu 13 milyonun altında 130 ülke bulunmaktadır. Yunanistan, Portekiz, Çek Cumhuriyeti, Belçika, Bulgaristan, Avusturya gibi ülkeleri bu grupta sayabiliriz. İstanbul'da yaşayan ve dünyanın 130 ülkesinden daha büyük olan bir nüfus, tek bir yerel idareye bağlanmaktadır. Ankara'nın nüfusu da yaklaşık 4.5 milyondur. Nüfusu 4.5 milyondan az dünyada 78 ülke bulunmaktadır. Ankara'da Singapur'dan, Moldova'dan, Lübnan, Arnavutluk ve Yeni Zelanda'dan daha büyük bir şehir yönetiminden bahsediyoruz. İzmir de 3.8 milyon nüfusu ile 71 ülkeden daha büyük bir şehirdir. Dikkat ederseniz, bahsettiğimiz devletlerden daha büyük olan yerel yapıların bir tek yerel idare tarafından yönetilmesini tartışıyoruz. Bu tablo, halka en yakın idari birim olma (subsidiarity) ilkesine tamamen aykırıdır. İlin tamamını ilgilendiren ulaşım, planlama, temel altyapı (içme suyu, atıksu, katı atık) ile ilgili mutlaka üst organizasyonlara bu ülkenin her şehrinin ihtiyacı vardır. Dolayısıyla büyükşehir belediyelerine bu anlamdaki bu görevlerin verilmesi doğru bir şeydir. Ancak bunun dışında büyükşehirlerce yapılan diğer hizmetler birer kaynak israfından öteye geçmeyecektir ve yapılan hizmetleri ne kontrol etmemiz, ne denetlememiz, ne de yerine getirilirken sağlıklı bir kaynak harcaması yapılıp yapılmadığını görmemiz mümkün değildir. O nedenle büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görev ve yetkileri yeniden tartışılmalı, yapılandırılmalı ve kaynak israfı, yönetim zafiyeti ort
adan kaldırılmalıdır".




Etiketler