Header Reklam
Header Reklam

Jeoloji Profesörü İlyas Yılmazer'in afetsiz yaşam projesi:

28 Aralık 2011 Dergi: Kasım-Aralık 2011
Jeoloji Profesörü İlyas Yılmazer'in afetsiz yaşam projesi:

"Ovalar boşalsın, şehirler tez elden kayalıklara!" Van depreminin yerle bir ettiği Erciş-Kışla Caddesi'nin de içinde bulunduğu Sulu Mahalle'nin ve 'ova'ya kurulu Van şehir merkezinin 'vakit geçirilmeden boşaltılması' gerektiğini, bundan sekiz yıl önce Başbakanlık dahil tüm yetkili mercilere yazılı olarak bildirmiş olan Jeoloji Profesörü İlyas Yılmazer, ODTÜ Mezunları Derneği'nin düzenlediği "Türkiye'de Deprem Gerçeği" panelinde konuşmacıydı.

Binalar sağlam olsa bile, 'ova'ya inşa edildiklerinde depremin yıkıcı etkisi önünde duramadıklarını, buna karşın 'kaya zemin' üzerine kurulu bina ve şehirlerin en yıkıcı sarsıntılardan bile zarar görmeden çıktığını savunan Prof. Dr. Yılmazer, bu görüşlerini 26 Kasım günü ODTÜ Vişnelik tesislerinde düzenlenen panelde dünyadan ve Türkiye'den çok sayıda örnekle zenginleştirerek dile getirdi. Hükümetin gündemine Van depreminden sonra giren, yasal altyapısını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın oluşturacağı "afet öncelikli" kentsel dönüşüm planına esin kaynağı olduğu da öne sürülen görüşlerini uzun yıllardır kararlılıkla savunan Prof. Dr. Yılmazer, Van 100. Yıl Üniversitesi'nde göreve başladığı 2003 yılından bu yana her vesileyle kentin merkezini 'dört büyük medeniyetin gömülü olduğu' Van Ovası'ndan çıkararak 'kayalık zemine' taşımak gerektiğini söylüyor. Bunun için uygun durumda olan, 5 milyon nüfuslu yeni bir kentin kurulabileceği traverten kayalıkların Van şehri yamacında hazır beklediğini dile getiren Prof. Yılmazer, Hazine arazisi niteliğinde olan, 'Edremit Ovası'na hakim' konumdaki bu kayalık alanda Kral Menuva tarafından yaptırılmış sulama kanalının 2800 yıldır hâlâ 'sapasağlam' durduğunu da özellikle anımsatıyor... Prof. Dr. İlyas Yılmazer, çarpıcı görüşlerini ODTÜ Mezunlar Derneği'nce düzenlenen panelde özetle şöyle aktardı: "Şimdiki Van şehri gerçek bir gıda ambarı olan verimli bir ova üzerine kurulmuştur. Kırk yıldır depremin sadece ovada yıktığını savunan bir insan olarak, 2003 yılında 100. Yıl Üniversitesi'nde göreve başladığımda ilk günlerde Van Ovası'na 18 metre derinliğinde bir çukur açtırdım. Arkeoloji profesörümüz ile birlikte çukurun başındayız. 'Buyurun Hocam' dedim... O da saymaya başladı: 'Hocam en altta, 18 metre aşağıda Urartu yatıyor. Onun üzerinde Tuşba dönemi var. Onun üzerinde (8 metre aşağıda) Selçuklu yatıyor, dört metre aşağıda da Osmanlı! Ovada sıvılaşma nedeniyle birim hacim ağırlığı fazla olan yapılar her depremde biraz daha aşağı iner. Sıvılaşmanın durumuna göre her seferinde 3 santim, 5 santim, 10 santim aşağı inerek sonunda tamamen gömülür. Ama yanındaki kayalık zemine bakıyorsunuz; bin yıllık kerpiç yapılar hala ayakta..."

"Sulu Mahalle: İstikbali, adından belliydi!"


"2003 yılında 100. Yıl Üniversitesi olarak resmi yazıyla Van'ın ovalarını ve Erçiş'in 'Sulu Mahallesi'ni (ki, bu son depremin yıktığı Kışla Caddesi, 'Sulu Mahalle'dedir.) boşaltmak gerektiğini Başbakanlığa ve milletvekillerine bildirdik. Yeni yerleşim alanının Van Gölü'ne bütünüyle hakim konumdaki, kayalık zemine oturmuş mükemmel bir alan olan 'Karataş' mevkiinde kurulması gerektiğini de ifade ettik. Hiçbir yanıt gelmeyince bu defa bir yazı daha yazarak, '10 yıl içinde olacak depremde kaybedilecek canların sorumlularını bugünden ilan ediyorum!' dedim ve hepsini eleştirdim. Ve işte 8. yılda da deprem oldu..."

"Ovada tarih yoktur!"

"Ovada tarih yoktur. 'Eski insanlar ne kadar akıllıymış, ovaya yerleşmemişler!' denir. Hayır. Eski insanlar da ovaya yerleşmiş. Ama ovalar tarih olamadan göçmüş... O yüzden Van'ı traverten kayalığa taşımak gerektiğini savunduk ve savunuyoruz. Traverten dünyanın en güzel taşıdır, hele de yatay konumda ise... Araştırma yapmaya bile gerek yok. Hatta temel bile koymadan binayı üzerine koyabilirsin, korkma! Değil 50 megapaskal, 100 megapaskalı rahat taşır! Böyle beton yok! İnanılmaz bir kayalık... 5 milyon insanın yaşayabileceği bu geniş alan, üstelik Hazine arazisi... 2800 yıl önce Kral Menuva tarafından yapılan sulama kanalı hâlâ orada duruyor. Tuşba güneş tanrısının şu emrine bir bakın: 'Her kim ki, bu kanalın altına (ki, orası ovadır) bir kümes yapar, yapı koyar, onu lanetliyorum. Ve en ağır cezalara çarptıracağım. Orada sirke tohumları, bardakçı üzümleri, almacık elmaları yetiştirilecek!..' Ne muhteşem bir emir! Ovada yapılaşmayı yasaklıyor... Ve biliyor musunuz, 1957 yılına kadar Van kayanın üzerinde imiş... 1957 yılında Karayolları'nın kurulmasının ardından (1970'lerin başında) ovada açılan karayollarıyla birlikte yerleşim alanları da hızla gelip ovaya yerleşiyor".

"Deprem ovada olduğunda, Japonya'da da yıkıyor!"


"Bugün hala anlı şanlı profesörler, televizyoncular şunu söylüyor: 'Japonya'da her gün deprem oluyor, ama binalar o kadar sağlam ki, yıkılmıyor!' Ben de diyorum ki, gözün kör olsun senin! Japonya'nın % 99'u kayadır. Deprem kayada benim ülkemde de yıkmıyor zaten! Benim ülkemde Kız Kulesi 2500 yıldır, hem de 'suyun içinde' duruyor. Yanından 'öldürücü' Kuzey Anadolu fayı geçiyor... Binlerce irili ufaklı deprem gördü. Hiçbir şekilde yıkılmaz. Bir iki kere sadece külahı düşmüştü. O da depremden değil, rüzgardan! Doğal afetler 1. sınıf tarım alanlarında yıkıyor. Kayada yıkmıyor... Deprem ovada olursa, Japonya'da da, Amerika'da da yıkıyor. Aslında orta büyüklükte bir sarsıntı olan 1995 Kobe depremi ve 1989 San Francisco depremi bunun en iyi kanıtıdır. Bizim Kocaeli depreminin yüzde 1'i büyüklüğünde olan Kobe depreminde ilk gün 6500, sonraki günlerde ise 21 bin kişi öldü. Deprem Kobe Ovası'na 65 km uzaklıkta meydana gelmesine karşın sadece kamu binalarına verdiği zarar 150 milyar Dolar'ın üzerinde olmuştur. Bizim Kocaeli depreminde altyapının gördüğü zararın 3 milyar Dolar civarında olduğunu özellikle belirtmek isterim. Kobe depreminden manzaralara bakalım: Ovaya bir adım atıyorsunuz, bütün köprüler, binalar yıkık. Ovadan bir adım geri gelin! Hepsi ayakta! Otoyol köprüsünün iki ayağı kayanın üstünde duruyor, onlar dimdik ayakta, öteki ayakların hepsi göçmüş. 1989 San Francisco depremi de ovada oldu. Küçük bir deprem olmasına rağmen aynı acı manzara orada da yaşandı".

Ovada yıkıyor da kayada niçin yıkmıyor?

"Deprem ovalarda uzun dalga gider, enerji tüketmez. Uzun dalga radyo gibi! Sıhhiye'den yayın yap, Hakkari dinlesin! Enerji tüketmez. Onun için 500 km. uzaktaki Meksika ovasını yıktı deprem, onun için 250 km uzaktaki Bolu Ovası'nı yıktı. Ama kayada deprem 'kısa dalga' gider ve enerjisi hemen tükenir. Aynı kısa dalga radyoda olduğu gibi... FM radyoların 10 km sonra enerjisi biter, onun için de yükseltici konur. Kayada da işte aynı şey oluyor: Deprem dalgasının enerjisi hemen tükeniyor... 1976 Çaldıran depreminde bazı profesörler bana dediler ki, "Bak, ovada olmasına rağmen Akkaya köyünü yıkmadı deprem! Buna ne diyeceksin?" Birden yanıt veremedim. Hemen arabaya atlayıp o köye gittim. Çaldıran'dan Doğu Beyazıt'a doğru giderken ortadan ikiye bölünmüş ova... Ne görsem iyi: Bir taraftaki su, diğer tarafa geçerken kayayı traşlamış bir plato oluşturmuş. Zaten köyün adı da 'Akkaya'... Sonradan dank etti! Nedense ilk anda üzerinde durmamışım! Ayağımı yere bir vurdum: Kaya... Toprak yok zaten... Dümdüz bir alan... Geri döndüğümde profesörler gitmişti. Yakalasam hepsini döverdim!"

"Ovalar bizim soframız, içine edilmez!"


"Mollalar rejimi dediğimiz İran, depremden sonra Tahran'ı ovadan çıkarma kararı aldı. Deprem sonrası Tahran Üniversitesi'nde verdiğim konferanstan sonra ovada yapılaşmayı yasakladılar. Meksiko City'de beni dinleyerek şehri kuzeye (kayalık zemine) çıkarıyorlar. Onların belediye başkanları beni dinliyor da bizimkiler dinlemiyor, çıldırıyorum! Ovalar bizim soframızdır, toprak anadır, içine edilmez!.. Bakın, ova dışında kurulmuş olan ilk Düzce, 4 bin senedir yıkılmıyor. 1882'de ovanın kalbinde kurulan yeni Düzce ise depremlerde sekiz defa yıkıldı. 55 kez de Melen ırmağı taştığı için sel altında kaldı. Hemen yanında, kayanın üzerinde kurulmuş olan ilk yerleşim, hem de fayın üzerinde olmasına rağmen, 4 bin yıldır yıkılmıyor. Ereğli'ye giderken, Düzce ovası çıkışında sağınıza solunuza bakın, görebilirsiniz..."

"40 metre kazık temel yaptılar, yine olmadı!"

" 'Yapıyı sağlam yaparsan, istediğin yere yapabilirsin, hiçbir şey olmaz!' diyorlar. 17 Ağustos depreminde yere 2.6 metre gömülen Ford fabrikası için de öyle demişlerdi. Bu fabrika 1992 yılında yapılırken 18 profesör bir araya gelip, 'Biz ovaya da yaparız, suya da yaparız!..' dediler. Aykut Barka da bu inşaat profesörlerine (beni kastederek), 'Bu adam yine haklı çıkabilir. Ne yaparsanız yapın, bu binayı sağlamlaştırın! Yoksa bizi tefe koyar!' dedi. Ve fabrikanın idare binası 20 kattan tek kata indirildi. Tek katlı binaya İlyas Hoca korkusundan 1.60'lık, 40 metre derinliğinde kazık temel yaptılar. Peki ne oldu dersiniz? 17 Ağustos gecesi bir tek bekçi vardı fabrikada. O da rahmetli oldu... Fabrika burkularak, kazıklarıyla beraber 260 cm. toprağa gömüldü. Sorarım size, dünyada bundan daha sağlam bina olabilir mi? Tek kat altına kazık temelli, çelik yapımlı, BS40 beton kullanılarak yapılan fabrikadan daha sağlam ne olabilir? Normalde tek katlı binanın altına kazık konmaz. Koyacaksan da 3-5 metre koyarsın, sadece donatıyı tutturabilmek için. O da 20-30 santim çapında bir şey olur. Bunların yaptığı 160 santim çapında, 40 metre derinliğindeydi. Buna rağmen 2.6 metre batarak ağır hasar gördü. Bir sonraki depremde de büyük olasılıkla denize gömülecektir".

"Öküz sürtünse devirir, ama deprem yıkamadı. Çünkü kayadaydı!"


"Peki Ford fabrikası ovasının yamacında, kaya zemindeki evlere ne oldu? Servetiye köyünü örnek göstereyim size: Köylülerinin çoğu Karadeniz'den gelme olduğu için serender kültürünü buraya da getirmişler. Biliyorsunuz, serenderi tutan hiçbir şey yoktur. Öküz sürtünürse yıkılır! O yüzden de etrafına çit gerilir. Öküz sürtünüp de devirmesin diye! Manda geçse yeliyle yıkar! 17 Ağustos depreminde, kayalığa yerleşmiş olan bu 826 serenderden tanesi bile yıkılmadı... Peki sorarım şimdi: Deprem bu serenderleri yıkmadı da, 200 km uzakta bulunan Avcılar'ı nasıl yıktı? Avcılar ovadır çünkü! 250 km uzaklıktaki Bolu Ovası'nı yerle bir etti. Eder, ovadır! 200 km uzaktaki Düzce ovasını, Gümüşova'yı yıktı. Hendek'i yıktı, Cumaovası'nı yıktı... Bundan daha açık ne olabilir ki! O yüzden diyorum ki, yapılar kayalık alanlara, uluslararası ölçütlere göre (örneğin Eurocode7) yapılmalıdır. Bir başka örnek: Depremin odak noktasına 65 km uzaktaki Sapanca Ovası'ndaki köprünün yıkılmasıdır. Köprünün altında kalan otobüste 21 canımızı yitirdik. Ama depremin merkez üssüne 10 km mesafede 'kayanın üzerinde' bulunan 60 metrelik viyadükler bir milimetre bile oynamadı."

"İstanbul'un % 95'ini etkilemeyecek"

"İstanbul'la ilgili çok laflar söyleniyor. Geçerlerde CNN'de bir profesör konuşuyor: 'Kadıköy'ün % 90'ı otuz yaşın üzerindedir. Bunların ya güçlendirilmesi ya da boşaltılması gerekir' diyor. Ya dostlar, yalvarıyorum size: İstiklal Caddesi'nde beş katlı binalar Cenevizlilerden bu yana durmuyor mu? Taş taş üstüne konarak yapılmış, bir tek bağlantısı yok! Binlerce irili ufaklı deprem geçirdiler ve hâlâ ayaktalar. 2000 yıllık yapılar durmuyor mu? 'Otuz yaşındaki binayı boşaltalım' diyor. İnsaf! Evet, İstanbul'da deprem olacak. Ve binaların % 5'i yıkılacak. % 95'ini etkilemeyecek. Çünkü % 95'i kayanın üzerindedir. Ayamama vadisi, Çatalca ovaları, Avcılar, Beylikdüzü, Küçükçekmece'nin küçük bir alanı, Büyükçekmece'nin küçük bir alanı, Çayırova, Dilovası... Bunlar yıkılacak. Bunun dışında yıkılmayacak. Siz kendinize sormuyor musunuz? 17 Ağustos'ta Bağlarbaşı depreme daha yakın değil miydi? Bağlarbaşı'nda eski ev yok muydu? 800 yıllık ev var Bağlarbaşı'nda. Ama yıkmıyor işte, deprem kayada oldu mu yıkmıyor".

Doğal afetsiz Anadolu Projesi

"Doğal Afetsiz Anadolu Projemizin yol haritasını açıklıyorum: Diyorum ki, Devlet Planlama Teşkilatı'na: 'İzin ver, üç ay içerisinde deprem alanlarını, deprem riski olmayan alanları, taşkın alanlarını, taşkınsız alanları, heyelan alanlarını, heyelansız alanları ve hava kirliliği olan ve olmayacak alanları isteyen herkes, müteahhit, ev sahibi, köylü, belediye başkanı sayısal ortamda görebilsin... Tuşa basacak ve istediği yerin doğal afetler durumunu görecek! Herkes kendisinin mühendisi olsun istiyoruz. Projemiz bu kadar basit. Para istemiyoruz bu proje için. Sadece 4 Dolar elektrik parası... Biz para istemiyoruz bu proje için. Harita Genel Komutanlığı'ndaki çok değerli uzmanlarımız tarafından 60 yılda hazırlanmış bir altlık var. Bir noktaya bastığınız zaman x,y,z'sini hemen görebiliyorsunuz. Son 15 yılda renkli görüntü de kondu altına. Ben mühendislerimle birlikte üç ay içerisinde bu sınırları çizeceğim ve devlete sunacağım".

"Bomba haber..."

"Adapazarı-Akmeşe de kayaya oturuyor. Bir tarafınızda Karadeniz, bir tarafınızda Marmara... Bir plato ki, 20 milyon insanın beş yıldızlı yaşam ortamı... Bu projeyi yakında duyacaksınız. Kabul edildi. Demek ki acı yaşamak gerekiyormuş. Siyasi olarak bana en uzak insan kabul etti bunu... Bir diğer önerim de şu: Biliyorsunuz, Ankara - İstanbul arası ülkemizde en yoğun trafiğin olduğu yerdir ve mevcut İstanbul-Ankara otoyolunun 250 kilometresi Kuzey Anadolu fayının üzerinden ilerler. Ankara- İstanbul arasını 90 dakikaya düşürecek olan, İpek yolu boyunca ilerleyen bir hızlı tren projesi... Kuzey Anadolu fayını sadece bir tek noktada kesecek olan bu proje Sincan - Beypazarı- Mudurnu ve Akyazı güzergahı üzerinden İzmit'e ve İstanbul'a ulaşacak. Şimdiki Ankara-İstanbul otoyolundan 160 kilometre daha kısa... Bunun için Türk Ar-ge ile çalışmamız var. ODTÜ'de sürüyor. Devlete de sunduk projeyi. Rayından üzerinde çalışacak araca kadar hepsi tamam. Aynı şekilde otoyolun da bu güzergahtan ilerlemesini önerdik".

"Ovalara 'bir miktar daha' yapı yapmaya mecburuz!"

Prof. Dr. İlyas Yılmazer'in sunumunun ardından 'soru-cevap' bölümünde dinleyenlerden de ilginç katkılar geldi. ODTÜ Mimarlık Fakültesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Erhan Karaesmen, Profesör Yılmazer'in depremle ortaya çıkan büyük enerji patlamasının kayadaki ve yumuşak zemindeki farklı etkilerini son derece güzel anlattığını belirterek, "Kayanın titreşim periyodunun çok düşük oluşu, çok kısa bir zamanda çok fazla titreşim olmasını, dolayısıyla enerjinin büyük bir bölümünün havaya veya 'nereye gitmek istiyorsa oraya' gitmesini sağlıyor. O nedenle yukarıdaki binaya az iş kalıyor. Halbuki yumuşak zemin enerjinin % 8'ini-10'unu yutabiliyor, % 90'ı binaya kalıyor" diye konuştu. Prof. Dr. İlyas Yılmazer'in anlatımlarına katılmakla birlikte, her açıdan büyüyen ve nüfusu artan Türkiye'nin ovalara 'bir miktar daha' bina, köprü, köprü ayağı vb. tesisler yapmak zorunda olduğunu belirten Prof. Dr. Karaesmen, "Seneler çabuk geçiyor, ülkenin nüfusu 130 milyon olacak. Bundan sonra gelecek olan 50 milyon insan nereye yerleşecek? O 50 milyona yönelik hangi binalar, hangi tesisler, nereye yapılacak? Ona da bakmak lazım!" diyerek şöyle sürdürdü: "Biz ovalarda mümkün olduğu kadar az sayıya indirgenmiş bir şekilde, bir miktar daha yapı ve bina, tesis yapmaya mecburuz. Minimuma indirgenmiş bile olsa, o yumuşak zeminin enerji dengeleşmesindeki kalleşliği bilindiği halde, işte orada mühendislik yaratıcı bir sanat olarak işin içine girerek birtakım tesisler yapılmaya devam edecek. Hiç yaptırmamak, yani bütün ovalar bitti demek olmaz... Bundan böyle şehir plancılarına inanılmaz derecede büyük iş ve görev düşüyor. Arazi neye oturuyor. Tabanı ne? Plancı artık bununla ilgilenmeye mecbur!"
Doğu ve Güneydoğu'da yaşanan gerginliğin sonucu olarak Van ve diğer bazı şehirlerin "İstanbul'dan çok daha fazla" göç aldığını anımsatan Prof. Karaesmen, nüfusu 600 bine ulaşmış Van şehrini "sağlam kayalıklar" üzerine taşımanın çok kolay olmayacağını belirterek şöyle sürdürdü: "1976 Çaldıran depreminden sonra gittiğimde Erciş, bir yamaca sırtını dayamış, 8-10 bin nüfuslu bir yerdi. Çok dramatik bir şekilde 35 senede ovaya inmeyi becermiş. Nüfusu da kontrolsüz bir büyümeyle 80 bine ulaşmış. Şimdi gündeme gelen 'dönüşüm' projeleri ışığında Erciş ile ilgili olarak düşünülen, bereket versin ki, nispeten akıllıca bir proje: Yeniden yamaca yönelmek..."

"Mühendisliğinizi zemine yansıtabilirseniz, ovada da olur!"


İnşaat Mühendisleri Odası eski başkanlarından Hilmi Yüncü ise, Profesör Yılmazer'in yararlı bilgiler aktardığını, ancak Van depreminin ardından gündeme gelen 'kentsel dönüşüm' anlayışıyla paralellik arz eden "Bütün şehirleri kayaya taşımak gerekir!" yaklaşımını kendisinin çok gerçekçi bulmadığını söyledi. Türkiye'nin, hepsi de alüvyon üzerine kurulmuş su yapılarına, barajlara, elektrik santrallerine sahip olduğunu, bu tesislerde şimdiye dek depremle bağlantılı herhangi bir sıkıntı yaşanmadığını belirten Yüncü, "Mühendislik hizmeti alan yapılarda, 'mühendisliğinizi' zemine de yansıtırsanız, demek ki olabiliyor" diye konuştu. Yüncü şöyle sürdürdü: "Manisa Ovası 2 bin - 3 bin yıl önce kurulmuş. Konya Ovası'na insanlar 8 bin yıl önce yerleşmiş... Manisa'sı var, Söke'si, var, Bursa'sı var, Eskişehir'i var... İlla kaya bulup insanları dağın başına nereye çıkaracaksınız? Yine sormak gerekir: Bu son depremde Bayram Otel'in yanındaki dev bina niye yıkılmadı o zaman? O da aynı zeminin üzerinde... Bayram Otel ovada duruyordu da, yanındaki kayada mı duruyordu? Dolayısıyla bu kadar katı bir şekilde, illa kaya zemin diyerek, 'Kentsel dönüşüm yapacağım!' şeklindeki tuzaklara düşmemek gerekiyor. Mühendisliğinizi zemini iyi tanıyarak yaptığınızda, zemin ile yapı arasındaki ilişkiyi iyi kurduğunuzda istediğiniz yerde bina yapabilirsiniz... Bakın, TEMA'nın geçtiğimiz günlerde, "Bir orman 8 bin yılda oluşuyor" diye bir açıklaması vardı. Halbuki, biz orman yanınca "Ağaçlandırdık" diyoruz. O orman değil, koru oluyor... Orman olması için bitki örtüsü oluşması lazım, hayvanlar olması lazım. Ayısı, kurdu kuşu, hepsinin olması lazım. Şehirleşme de öyle bir şey işte. Siz şimdi 5 bin yıllık Van'ı alıp bilmem nereye nasıl götürürsünüz? Hadi evleri götürdünüz. Peki şehri götürebilir misin? Bakın şurada Eskişehir Yolu'nda Çayyolu 35 senedir yapılıyor. Şehir olabildi mi? Olmuyor. O kadar kolay değil bu iş... Yapılaşma gereksinimi duyulan yeri, sadece yapıların oturacağı yer olarak konuşamayız. Bahsettiğimiz şey, insanların yerleşim ve yaşam alanlarıdır. Camisidir, sokağıdır, yoludur, bahçesidir, parkıdır, herşeyidir... Profesör Yılmazer'in az önce verdiği rakamlar üzerinden hesapladığımızda bile yanıtı boşlukta kalan ciddi soru işaretleri beliriyor. Örneğin 'Türkiye'nin şu anki yapılaşma gereksinimi ülke yüzölçümünün yüzde 1'idir' diyor Prof. Yılmazer... Ülkenin yüzölçümü olan 780 bin kilometrekarenin yüzde biri, 7 bin 800 kilometrekare eder. Nüfusumuzu 78 milyon olarak düşünsek, kilometrekareye 10 bin kişi yerleştirecek şekilde yapılaşmaya açmamız gerekiyor demek ki... Ama bu hesapta sorun var. Çünkü 10 bin kişiyi 1 kilometrekareye yerleştiremeyiz! Okulu, camisi, sosyal donatıları, sokağı, caddesi, bahçesi, parkı vs. ile birlikte düşünürsek bu mümkün değil..."


Etiketler


Slider Altına