Header Reklam
Header Reklam

Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu'nda kentsel dönüşüm konuşuldu: 'Deprem korkusu, 'yap-sat'çılığı geri getiriyor!'

25 Aralık 2012 Dergi: Kasım-Aralık 2012
Üç gün süren Kolokyum’un ilk günü “Neoliberal Politikaların Mekânı Değiştirmesi, Dönüştürmesi” başlıklı oturumun başkanlığını üstlenen Prof. Dr. Zekai Görgülü, Şehircilik ve Çevre Bakanlığı’nca başlatılan kentsel dönüşüm projesiyle ilgili, “Parselleri birleştir, yüksek emsali kap!” başlığıyla basına yansıyan haberlerin son derece çarpıcı olduğunu belirterek, 1960’ların yap-satçılığının geri geldiğini, deprem korkusunun ‘kentlerin yenilenmesi’ kararını hayata geçirmek isteyenlerin eline inanılmaz bir olanak sunduğunu söyledi… Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Görgülü şöyle konuştu: “Kentsel dönüşüm projesi kapsamında evini yenilemek isteyen vatandaşlara parsellerini birleştirirlerse emsal artış hakkı verilecekmiş. Bina sahiplerinin birleşerek avlulu, otoparklı, yeşil alanlı yapılara kavuşacakları, o arada da % 50’ye kadar daha fazla inşaat izni kazanacakları ifade ediliyor. Parselleri kim, ne için birleştirir, sormak isterim… Müteahhitlerin bu gelişmeyi ‘Ayakta alkışlarız!’ diye sevinçle karşılamaları hiç şaşırtıcı değil. Yap-sat’ın yeni versiyonu ile karşı karşıyayız. Yaşanan sürecin buna doğru döneceği anlaşılıyor. Dönmeye de başladı zaten: İstanbul’da Kadıköy tarafına bir bakın; binalar bir bir yıkılıp yerlerine yenileri yapılmaya başlandı. Uzun süre çok baskın olan ‘toplu konut’ girişimi son dönem artık düşmeye başlamıştı ki, 1960’ların yap-sat’ı yeniden gündemimize taşındı… Deprem korkusunu da insanların yüreğine düşürdüğünüz an, dairesi 120 metrekareyse örneğin, 80-90 metrekareyi razı oluyor ve işi bitiriyor. Plan milan hak getire!..” 

Günümüzde kentsel dönüşümün, kent planlamasıyla neredeyse “eş anlamlı” bir kavram haline getirildiğine işaret eden Prof. Dr. Görgülü, bu mesleğin insanları olarak, belirsizlikleri ortadan kaldırmak amacıyla, bazı temel sorulara yanıt bulmak zorunda olduklarını da belirterek şöyle konuştu: “Biz bu kentsel dönüşümü bu mesleğin insanları olarak sahiplenecek miyiz, sahiplenmeyecek miyiz? Sahipleneceksek bunu hangi gerekçelerle yapacağız, sahiplenmeyeceksek hangi gerekçelerle reddedeceğiz? Ve daha sonra dönüp şunları sormak gerekiyor: Peki bu kentler, özellikle büyük kentlerimiz ve bu kentsel dönüşümün öncelikli uygulama alanı olacak alanlar, bırakalım böyle mi kalsınlar? İkincisi: Peki bugüne kadar yaşadıkları dönüşüm bağlamında müdahale edilmeleri gerekiyor mu? Eğer gerekiyorsa, bu nasıl olmalı? Ben bu konudaki kırılma noktalarına şöyle bakıyorum: İster kentlerin planlanması, ister kentsel dönüşüm bağlamında bakın, Türkiye’nin altmış yıllık konut edinme sistematiğini ve biçimlerini belirleyen üç başat aktörden biri olan ‘kullanıcı/mal sahibi’ artık bitmiştir. Artık sermaye ve devlet (merkezi ve yerel yönetim) vardır; kullanıcı/mal sahibi eskisi kadar egemen değildir... Kentsel dönüşüm kavramıyla karşılaştığımız şu son on yıllık döneme kadar hep ‘kendiliğinden’ dönüşen kentlerimiz vardı. Tabii onlar da belli ekonomik ve siyasal tercihler bağlamında değişti, ama o zaman etkin olan çok önemli bir mekanizma vardı: Kentsel toprak... O kentsel toprak üzerinde yazılı olmayan dehşet bir mutabakat vardı. Gecekondulardan, onların kendi içindeki dönüşümlerinden, hisseli bölüntülü alanlar üzerinde büyümelerinden, kemikleşmelerinden, tapuya dönüşmelerinden söz ediyorum... 1950 ve 1980 sonrası siyasetçilerinin ‘Rahat yönetebiliyorum!’ algısı ve rahatlığı, sermayenin ‘Ucuz işgücüne çok fazla para harcamıyorum, bir de onlara konut bedeli ödemiyorum!’ anlayışı, kente göçen kişinin ‘Bir evim oldu, belki de bir süre sonra kentte kalıcı olacağım, mülkiyetim olacak!’ arayışı ve beklentileriyle şekillenen bu yazılı olmayan konsensus ve mutabakat, bizim şimdi çok ihtiyacımız olan devlet toprağını, Hazine arazilerini özelleştirmiştir. Dolayısıyla kentlerin artık ister kentin yerleşik alanlarında, ister kentin çeperlerinde planlamayı yönetecek yeni bir mekanizması yoktur. Zamanında bu mekanizmayı doğru kullanamayan ve özelleştiren siyasi iktidarlar, bütün bu kendi içindeki dönüşümlere özetle değindiğim nedenlerle hoşnutlukla bakmışlardır. Ama sonunda “deniz”, yani toprak bitmiştir. Bittiği noktada da kalan toprak bütünüyle özeldir. Özelleştirilmiş toprağın üzerinde de ‘güden’ aktör oluyor. Kentsel dönüşüm meselesi artık gelip buna dönmüştür. ‘Bu kent yenilenecek!’ Deprem böyle düşünenler adına inanılmaz bir mekanizma sunmuştur”.

Hesapsız –kitapsız gidiş…

İstanbul’da artık “kent toprağı” kalmadığını, ama inşa edilmiş ve boş duran sayısız konut olduğunu belirten Prof. Dr. Görgülü, “750 bin nüfusu barındıracak kadar konut üretilmiş ve bir sürü boş konut var! Peki, var olan konutlar için sağlıklaştırmayı niye konuşmazlar? Bu konuda yaşanmış başka ülke deneyimleri var, onları uyarlayabilme şansımız varken TOKİ niye sürekli ‘müteahhit’ rolünde ısrar eder? Niye hep para kazanma becerilerini geliştirerek yoluna devam eder?” diye sordu. İstanbul’un kontrolsüz büyümesi üzerinde ciddi olarak durmak gerektiğini belirten Görgülü, “Türkiye olarak yakında belki de gelişme alanlarında çöküntü yaşayan ilk ülke olacağız. İstanbul’un çeperlerinde 1+1 rezidans 55 bin TL’ye satılıyor. 80 bin TL’ye çok iyi vaziyette, bitmiş, dekorasyonu vs’si tamamlanmış daire alabiliyorsunuz. TOKİ’nin belli becerileri ortaya koyamamasına bağlı, son derece hesapsız kitapsız bir gidişle karşı karşıyayız” dedi. Prof. Görgülü şöyle noktaladı: “Artık kentin merkezinde de aynı sıkıntılar yaşanmaya başladı. Fikirtepe’de verilen katsayısı mevcut planlarda 2.07 idi... Şu anda verilen katsayı 4.14’dür... Ama gerçekleşemiyor. Nedenlerinden biri şu: Müteahhitler mal sahiplerine şunu söylemişler: ‘Sen, bana ait olan konutların % 90’ı satıldıktan sonra ancak konutunu satabilirsin!” İşin pratikte nereye döndüğünü görebiliyor musunuz? Mal sahibinin/kullanıcının önemi dediğimiz meselenin geldiği nokta burasıdır. Sonuçta benim görüşüme göre bu kentsel dönüşüm yasası, İstanbul’un her iki yakasında planlanan o, 1’er milyonluk kentleri hiçbir zaman gerçekleştiremeyecektir. Çünkü talebin ne olduğu bellidir. Ki bu konuda yapılmış araştırmaların hepsi de İstanbul’da çok az konut gereksinimi olduğunu göstermektedir”. 

Uzman kentleşme yerine, insani ölçek… 

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Tayfun Çınar ise “kentlerin büyümesi” yaklaşımının tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaygın kabul gören, “hegemonik” bir proje şeklinde kendini gösterdiğine işaret ederek, “Bu sürecin herkesin ortak yararına olduğu gibi bir yanılsama ile karşı karşıyayız. O nedenle buna karşı projelerin de mutlaka geliştirilmesi gerekiyor. Bu noktada da kentli haklarını, taşınmazlarda ‘kullanım değerini’ (taşınmazın, onu kullanan kimse için taşıdığı değere dayalı ederini) ön plana çıkaran, azman kentleşmeyi değil, daha insani ölçekte yerleşimleri öne alan arayışlar, en azından yaşanmakta olan süreci dengeleyebilecekleri için büyük önem kazanıyor” diye konuştu.  Günümüz yerel yönetimlerinin 1980’ler öncesinden farklı olarak, aynen merkezi yönetim gibi “sermayeyi yeniden üretecek” büyük projelere yöneldiğini ve bunun meşruiyet kazandığını kaydeden Doç. Dr. Çınar, bu projeler nedeniyle yersizleştirilip kent dışına sürülen birçok insanın ‘yaşadığı çelişkiyi’ tanımlayamaz, kendini ifade edemez noktaya sürüklendiğini belirtti… TBMM’den geçen Büyükşehir Belediye Kanunu konusunda da görüş belirten Doç. Dr. Çınar, yapılan düzenlemeyle büyükşehir belediye sınırlarının il sınırları ile çakıştırıldığını, böylelikle kent merkezi dışında kalan kırsal alanların da büyükşehir sınırları içine alındığını kaydederek, “Bu alanlarda eskisi gibi kırsal faaliyetlerin yapılamayacak olması, buralarda yaşayan kırsal nüfusun daha büyük kentlere göç etmesine neden olacaktır. Bu da başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin daha da metropolitan hale gelmesine ve buralarda yeni yeni başka taleplerin ortaya çıkmasına neden olacak bir gelişmedir” diye konuştu. 

Şiirsellikten gayrimenkule…

Şehir plancısı ve sosyolog Esra Alkım Karaağaç ise kentsel dönüşümlerin – Batı’daki örnekleri de dahil - her seferinde “şiirsellikle” başlayıp “gayrimenkul”le sonuçlanan uygulamalar olduğunu, Türkiye’deki son Kanun uygulamasında da farklı bir durum göremediğini söyledi. Kanunda “alternatif yaşam alanı tezahürleri, buna bağlı farklı mülkiyet biçimleri, farklı kullanım kararları, yapı farklılıkları olabileceği ve bütün bunlara da yaşayanların karar verebileceği fikrinin hiçbir şekilde akla getirilmemiş olduğunu” öne süren Karaağaç şöyle konuştu: “Kanun metni boyunca birkaç maddede ‘idare tarafından talep edilmesi halinde hak sahiplerinin de görüşü alınarak’, ‘anlaşmayla tahliye edilen, yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine…’ gibi ifadelerle katılımcılığa atıf yapılıyormuş gibi bir söylemle karşılaşıyoruz. Fakat itiraz kanalları tarif edilmiyor. Devlet kurumları (Bakanlık, belediyeler, TOKİ) mutlak yetkilerle donatılmış durumda ve bu bir uzlaşma diktesi gibi okunuyor. Oysa gerçekten gündelik hayata ulaşan yaklaşımlarla, kentliyi yapıcı özne olarak tarif etmek ve planı da ‘bitmiş’ / hazır ürünler olarak değil, ‘tasarılar’ olarak ele almak gerektiği kanısındayım. Ve hedeflenen dönüşümü de marjinal bir durum/bir sapkınlık şeklinde değil, kolektif bir kentsel hak olarak görmek ve planlama disiplinini bu anlayış doğrultusunda sosyal bilimlerle buluşturmaya çalışmak gerektiğine inanıyorum”. 
Kentsel dönüşüm projelerine artık, daha önceden bu gibi süreçlerde gündeme gelebilen temel müzakere araçlarının (itirazların, yargıya başvuruların, direnişlerin) yok olduğu ön kabulüyle yaklaşıldığını belirten Karaağaç, günümüzde projeler “mega” sıfatıyla tanıtıldığında, onu sahiplenen siyasi kişiliğe ve onun temsil ettiği kitleye ait gibi düşünülerek hiçbir müzakere platformuna taşınamamasının önemli bir sorun olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Dönüşüm müdahalesi çoğunlukla ‘değişim değeri’nin ‘kullanım değeri’yle çakıştığı süreçlerde ortaya çıkıyor. Yapı inşa edilip kullanım değeri ortaya çıktığı andan itibaren zaten, üzerinde bir gün değişim değerini elde etmek için baskı unsuru oluşturuluyor. Ama burada sorun; dönüşüm sürecinde fizibilitelerin değişim değerine odaklanması ve kullanım değerini bir piyasa değeriyle ilişkilendirememesidir. Bu konuyu bir kentsel demokrasi sorunu olarak ele alıp, mekânın kullanım değerini ön plana çıkaran alternatif yöntemler geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.” 

Kentsel dönüşümün temel ilkeleri…

TMMOB Şehir Plancıları Odası (ŞPO) yönetimi, “kentsel dönüşüm projelerinin toplum yararına yaşama geçmesini sağlamak amacıyla” kaleme aldığı Kentsel Dönüşümün Temel İlkeleri’ni Dünya Şehircilik Günü’nde açıkladı. Son dönemde bazı belediyelerin "kentsel dönüşüm" adı altında; yasada tanımlanan amaçla bağdaşmayan, değerli kent arazilerine ve burada oluşacak rantlara el koymaktan öte amacı bulunmayan uygulamalar içine girdiğini belirten ŞPO, yasal düzenlemelere karşı toplumun inancını tüketen bu tür proje uygulamalarının bir an önce durdurulmasını istedi. 

Oda’nın “Kentsel Dönüşümün Temel İlkeleri” manzumesinde dile getirdiği beklentiler özetle şu şekildeydi:  
1 -  Sağlıklı ve yaşanabilir bir kentsel çevre oluşturulabilmesi için, kent planlama disiplini içinde geliştirilmiş olan tüm planlama ilkeleri ve kuralları, planlama disiplininin bir parçası olan kentsel dönüşüm uygulamaları açısından da vazgeçilmezdir. Bu nedenle, geliştirilen tüm projelerde, kamu yararı ilkesine ve planlama ilkelerine ayrımsız biçimde uyulmalıdır.
2- Geliştirilen projelerde ekonomik, toplumsal, fiziksel, doğal ve çevresel koşullar birlikte ele alınmalı, proje alanlarına yönelik planlama kararları kent bütününe yönelik kararlardan koparılmamalı, ayrıştırılmamalı, üst ölçekli plan kararlarına aykırı uygulamalardan kaçınılmalı, projeler başta ulaşım kararları olmak üzere, olası çevresel etkileri analiz edilerek, kent planı ile bütünleşik olarak ele alınmalıdır.
3- Kentsel dönüşüme konu edilen alanlar ve yapılar açısından, tüm tarihsel birikimi ve kültürel zenginliği ortadan kaldıracak yıkım ve yeniden yapma dışındaki seçeneklerin; koruma, yenileme, iyileştirme, güçlendirme ve canlandırma seçeneklerinin öncelikle araştırılması ve tartışılması sağlanmalıdır. 
4- Dönüşüm projesine konu olan alanların yeniden yapılanmasında; konut alanlarının sağlıklı bir yaşam alanı niteliğine kavuşması için, sosyal ve teknik altyapı tesisleri ile çalışma alanlarına yönelik kararlar birlikte ele alınmalı, kentsel sosyal donatılar standartlara uygun olarak geliştirilmeli, teknik altyapının ve sosyal donatı tesislerinin konutlarla eş zamanlı biçimde kullanıma geçmesi sağlanmalıdır.
5-  Projeler temelde rant artışını değil, can güvenliğinin sağlanmasını ve yaşam düzeyinin yükseltilmesini amaçlamalı, kentsel dönüşüm projeleri ayrıcalıklı imar hakkı sağlama aracı olarak kullanılmamalıdır. Bu kapsamda tüm yapılaşmalara yönelik güçlü, kamusal yapı denetim sistemi yaşama geçirilmeli, uygulama sonucu oluşan rant artışları doğrudan kamuya kazandırılmalıdır.
6-  Projelerin uygulanması hiçbir koşulda yaşayanlar açısından sosyal bir yıkıma neden olmamalı, konut dokunulmazlığı ve barınma hakkı ilkeleri, kiracıları da kapsayacak biçimde kamusal güvence altına alınmalıdır. Barınma hakkı sahipliği; mülkiyet belgesinden bağımsız, sağlıklı bir yaşam çevresi içinde, çağdaş, yaşanabilir konut hakkı olarak kabul edilmelidir.
7- Projelere doğrudan kamusal kaynak aktarımı da yapılarak, konut edinme koşulları proje alanında yaşayanların ödeme gücü oranında düzenlenmeli, uygulamaların tüm kesimler açısından dışlama ve tasfiyeye neden olması önlenmeli, olası geri ödemeler iskân sonrası başlatılmalıdır.
8- Proje alanında yaşayan ve projeden etkilenenlere mevcut konutundan daha küçük, daha niteliksiz, daha düşük sınıfta konut verilmemeli, diğer yandan bu amaçla yapılacak düzenlemeler haksız borçlandırma gerekçesi yapılmamalıdır.  
9- Dönüşüm projelerinden etkilenen tüm kesimlere ayrımsız biçimde, projenin başlangıcından sonuçlanmasına dek, güvenli ve sağlıklı yaşam olanaklarına sahip geçici iskân olanakları yaratılmalı ya da günün koşullarına uygun kira yardımı yapılmalıdır.
10-  Mevcut kullanıcıların gerçekleşecek dönüşüm sonucunda aynı alanda yaşamlarını sürdürebilmesini olanaklı kılacak, ortak giderleri karşılamaya yönelik, sürdürülebilir, gelir yaratıcı olanaklar yaratılmalıdır.
11- Dönüşüm projelerinde, yerel kimliği ortadan kaldıran tek tip mekân üretiminden kaçınılmalı, kentsel mekânı parçalayan ve ayrıştıran uygulamalara son verilmeli, yerelin özellikleri ve özgünlükleri mutlaka korunmalı, toplumsal yaşam ve kültürel değerler dikkate alınmalıdır.
12- Dönüşüm projeleri hiçbir koşulda doğal, tarihi ve kültürel değerlere zarar vermemeli, yaşamın gerçek sigortası olan ormanlar, meralar, sulak alanlar, kıyılar ve tarım alanları gibi doğal varlıklar yapılaşma dışı tutulmalı ve mutlak biçimde korunmalıdır. Bu niteliğe sahip alanlarda dönüşüm projeleri doğal, tarihi ve kültürel mirasın korunması ve geliştirilmesi çabasının bir parçası olarak ele alınmalıdır.
13- Zemin yapısı nedeniyle risk taşımayan, yalnızca yapı güvensizliği ve kentsel mekânın niteliksizliği nedeniyle dönüşüm projesine konu olan yerlerde, proje alanında yaşayanların uygulama sonrası yine aynı bölgede yaşaması mutlaka sağlanmalıdır.
14- Zemin yapısı nedeniyle risk taşıyan ve yapılaşmaya kapatılması gereken bölgelerde yaşayanların, iş olanakları ve ulaşım koşulları dikkate alınarak, gerek geçici iskân aşamasında ve gerekse uygulama sonrasında yakın çevrede iskan edilmesi sağlanmalıdır.  
15-  Proje sürecinin tümüyle hesap verilebilir ve şeffaf olması sağlanmalı, sürecin tamamında projeden etkilenen toplum kesimleri bilgiye kolayca erişebilmeli, proje yönetiminde, komşuluk ilişkilerinin yeniden oluşturulması aşamasında söz ve karar sahibi olmalı, proje alanlarının belirlenmesinde ve uygulamanın her aşamasında, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin görüş ve önerileri alınmalıdır.
 






Etiketler


Slider Altına