Detaylı Ara
Ana Sayfa Hakkımızda Reklam Yazı Koşullarımız İletişim Abonelik-Alışveriş
English
Haberler
Etkinlik ve Fuarlar
Sektörel Fihrist
Arşiv
Bu Sayıda
Mayıs-Haziran 2014

Kullanıcı Adı
Şifre
Şifremi unuttum

E-bültenimizi almak ve avantajlardan yararlanabilmek için sitemize üye olun
Bookmark and Share
eBelediye
Eylül-Ekim 2010
Sayı - 29
Forum
"III. Yerel Yönetimlerin Mali Yönetimi Forumu" Ankara'da yapıldı

"Öz gelirleri artırmak orta ve uzun vadede hem daha ucuz, hem daha sürdürülebilir bir yaklaşımdır"

Hazine Müsteşarlığı koordinasyonunda İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı ve İller Bankası'nın katkılarıyla 2008 yılından bu yana düzenli olarak gerçekleştirilen Yerel Yönetimlerin Mali Yönetimi Forumu'nun üçüncüsü, 15 Eylül'de Ankara'da yapıldı. Her yıl yerel yönetimlerin mali yönetimine ilişkin ayrı bir konu başlığının tartışmaya açıldığı forumun bu yılki konusu "Yerel Yönetimlerin Öz Gelir Yaratma Kapasitesinin Güçlendirilmesi" olarak belirlenmişti.

Yerel yönetimlerin mali bağımlılık sorununun, öz gelir yaratmada karşılaştıkları güçlüklerin ve bunları aşma konusunda yapılabileceklerin kamu kurumu, yerel yönetim ve yabancı kuruluş temsilcilerinin katılımıyla değerlendirildiği forumun açış konuşmasını yapan Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakcı, son yıllarda öz gelirlerde görülen nispi iyileşmeye rağmen yerel yönetimlerin merkezi yönetim bütçesine bağımlılığının hâlâ çok yüksek olduğunu söyledi. Yerel yönetimlerin genel bütçeden aldığı payların geçen yıl yapılan düzenlemeyle yükseltildiğini ve payların dağıtım esaslarının yeniden belirlendiğini; hizmet alanı geniş, kaynak ihtiyacı yüksek yörelere daha fazla aktarım yapılması olanağının sağlandığını anımsatan Çanakcı, "Her ne kadar genel bütçeden alınan paylar, yerel yönetimlerimizi mali yönden güçlendirse de, bu payların belediye gelirleri içinde büyük yer tutmasının yerel yönetimlerin mali özerkliklerini sınırlayan bir unsur olduğu da göz ardı edilmemelidir" diye konuştu.

2009 yılı sonu itibarıyla öz gelirlerin, toplam gelirlere oranının yaklaşık % 50 olduğunu, 2008 yılında % 41 olan öz gelirlerin toplam harcamaları karşılama oranının da 2009 sonunda % 44 olarak gerçekleştiğini belirten Çanakcı, "Öz gelirlerin toplam gelirler içindeki payının artırılması, yerel yönetimlerin mali özerkliğini güçlendirmek bakımından temel hedefimiz olmalıdır" diye konuştu. Özellikle finansmana erişimi kısıtlı küçük belediyelerin kendi öz kaynaklarını harekete geçirebilmesinin yerel hizmetlerin verilebilmesi bakımından büyük önem taşıdığını ifade eden Çanakcı sözlerini şöyle tamamladı: "Öz gelirleri artırmak orta ve uzun vadede hem daha ucuz, hem daha sürdürülebilir bir yaklaşımdır. Hızlı nüfus artışı, hızlı kentleşme ve hızlı ekonomik kalkınma, yerel hizmetlerin hem nicelik hem de nitelik olarak daha fazla üretimini gerektirmektedir. Yerel yönetim hizmetlerine olan bu hızlı talep artışı beraberinde yüklü bir kaynak ihtiyacını da ortaya çıkarmaktadır. Bu kaynak ihtiyacının öz kaynak artışı yoluyla sürdürülebilir bir biçimde karşılanması temel önceliğimiz olmalıdır".


DPT Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta;

"Büyüyen Kaynak ve Harcamalar Mali İstikrarsızlığı da Beraberinde Getirdi"


Forumun "
Yerel Yönetimlerde Mali Bağımlılık Sorunu" başlığı altında gerçekleştirilen birinci oturumunda ana konuşmacı Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta idi. Türkiye'de yerel yönetimlerin kaynak harcamalarının son 30-35 yılda sürekli artış seyri içinde olduğunu, yerel yönetim kaynaklarının GSYİH'ya oranının % 1 seviyelerinden % 3.5 düzeyine yükseldiğini belirten Usta, "Kamu yatırımları içerisinde mahalli idarelerin payının da sürekli şekilde arttığını görüyoruz. Kırdan kente artan göçün getirdiği yerel kamusal hizmet talebi bu büyümeyi tetikleyen en önemli unsurdur. Bunun haricinde yerel yönetimlerin kaynaklarının artırılmasına yönelik yapılan düzenlemeler ve özellikle de büyükşehir belediyelerinin kurulmuş olması da bu gelişmede önemli bir rol oynamıştır" dedi. Yerel yönetimlerin yıllar içinde büyüyen kaynakları ve kaynak harcamalarının mali istikrarsızlığı da beraberinde getirdiğini vurgulayan Usta, belediyelerin dengelerinin istikrarlı bir zemine oturtulamadığını; artan altyapı yatırım ihtiyacı, cari harcamaların sürekli artması, verimsiz yerel gelir sistemi ve kötü mali yönetimler sonucu bütçe kalemlerinde zigzaglar oluştuğunu ve ortaya çıkan açıkların borç stoğunu artırdığını söyledi.
"Yerel yönetim" tanımı kapsamında belediyeler, özel idareler, İller Bankası, bağlı idareler (su kanal idareleri, gaz-otobüs işletmeleri) ve birliklerinin kastedildiğini özellikle vurgulayan DPT Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta, yerel yönetimlerin devlet içindeki yeri ve durumunu ve aynı konuda Avrupa'daki manzarayı şöyle özetledi: "Türkiye'de 2009 yılı verileriyle baktığımızda, devletin genel kaynaklarının yaklaşık % 10'unu yerel idarelerin oluşturduğunu görüyoruz. Mutlak değer olarak yaklaşık (2009 yılı itibarıyla) 80 milyar TL'lik genel devlet toplam kaynağı içinde 38 milyar TL.'lik bir büyüklüğü yerel yönetimler oluşturuyor. Yerel yönetimlerin kullandığı kaynakların önemli bölümünü genel bütçeden yapılan transferler oluşturuyor. Son yıllarda biraz azalmakla beraber faktör gelirleri de hâlâ önemli bir kaynak olma özelliğini koruyor. Yerel yönetimlerin kaynaklarının dağılımına baktığımızda, merkezden aktarılan transferlerin federal Avrupa ülkelerinde daha düşük olduğunu, üniter yapıdaki Avrupa ülkelerinde ise daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu da bize ülkelerin idari yapılarının yerel yönetimlerin kaynak dağılımında belirleyici olduğunu gösteriyor. Ayrıca belki tartıştığımız konunun teknik bir konu olmaktan ziyade, siyasi bir konu olduğunu da gösteriyor. Öte taraftan genel bütçe vergi gelirlerinin bütçe türlerine göre dağılımına baktığımızda da üniter yapıdaki ülkelerde (ve Türkiye'de de) merkezi devlet vergi gelirlerinin çok daha yüksek olduğunu, yerel idarelerin paylarının ise daha düşük olduğunu; buna karşılık federal yapıdaki ülkelerde yerelin öz gelirlerinin daha fazla, merkezin gelirlerinin daha düşük olduğunu görüyoruz. Ülkemizde mali bağımlılık rasyosu yüksek görünmekle birlikte, Avrupa'daki üniter devletlerden pek de farklı bir manzara oluşturmuyor. Ayrıca hafifletici nedenlerimiz de var: Yerel yönetimlere yaptığımız transferlerin koşullu olmaması, büyükşehir pay sistemi ve yerel idarelere aktarılmış zorunlu görevlerin sınırlı olması da bu rasyoyu değerlendirirken mutlaka dikkate almamız gereken hususlardır...
Türkiye'de mali bağımlılık oranının son on yılda büyükşehir belediyelerinde - bu belediyelerin kuruluş yapılarına ve felsefesine uygun olarak - % 71 gibi yüksek bir seviyede gerçekleştiğini belirten DPT Müsteşar Yardımcısı Usta, büyükşehir sınırları dahilinde yerel gelirleri daha çok ilçe belediyelerinin topladığını, o nedenle büyükşehirlerin merkezden yapılacak transferlere daha çok bağımlı olduğunu, büyükşehir dışındaki diğer belediyelerin mali bağımlılık oranının ise 2009 yılı itibarıyla ortalama % 43 olarak gerçekleştiğini söyledi. Nüfus ve gelişmişlik düzeyi arttıkça mali bağımlılık düzeyinin de onlara paralel olarak azaldığını kaydeden Usta, "
Düşük nüfuslu belediyelerde mali bağımlılık düzeyi % 60'ın üzerinde seyrederken, nüfus arttıkça mali bağımlılığın da azaldığını, % 40'ların biraz üzerinde bir seviyeye kadar düştüğünü görüyoruz. Öte taraftan gelişmişlik seviyesi azaldıkça da mali bağımlılığın arttığını ve % 85'ler seviyesine ulaştığını görüyoruz. Bu da aslında yerel vergileme açısından mali kapasite sorununa işaret eden bir husus olarak ele alınmalıdır".
Bu noktada özellikle son dönemde, 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkındaki Kanun'da yapılan değişikliklerle, mali kapasitesi sınırlı olan belediyelere nüfusun dışındaki kriterlere göre bir miktar pay daha verildiğini, bunun bir yönüyle çok doğru bir şey olduğunu belirten DPT Müsteşar Yardımcısı Usta, ancak aynı zamanda - mali bağımlılık bir sorun olarak ortaya konduğunda - o sorunu artırıcı bir düzenleme anlamı da taşıdığını ifade etti. Türkiye'de öz gelir sisteminin yeniden yapılandırılmasına yönelik düzenlemelerin yeterince yapılamadığını kaydeden Usta, 'yerel yönetimlerin kamuya olan yükümlülüklerini erteleme' kararlarını sıkça uygulamaya koyan merkezi yöneticilerin bu kararlarla yerel yönetimlerin öz gelir toplamadaki isteksizliğini körükler konuma düştüğünü de dile getirdi. 
 

DPT Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta, mali bağımlılığın yarattığı sorunları ve çözüm önerilerini de şöyle aktardı: "Mali bağımlılık oranı yükseldikçe yerel idareler hemşerilere karşı kendilerini daha az sorumlu hissediyorlar. Vergilerin merkez üzerinden transfer edilmesi, bu vergilerin doğrudan belediyelere verilmemesi, hemşerileri de hesap sorma konusunda daha az hassas hale getiriyor. Diğer yandan mali bağımlılık, bütçe sürecinin etkinliğini de azaltıyor. Çünkü yerel yönetimin kendisinin bütçe tahmini yapması, artık fazla anlamlı olmuyor; merkezden gelecek paraları tahmin edebilmesi, dolayısıyla biraz da konjonktürü tahmin edebilmesi şekline dönüşüyor. Yerel yönetim, merkezi idarenin bütçe ve maliye politikaları ve vergi gelirlerinin yapısı dolayısıyla ekonomik konjonktürden fazlasıyla etkilenir hale geliyor. Ayrıca mali bağımlılığın yerel yönetimlerde kurumsal yapının güçlenmesine bir miktar engel olduğunu da söylememiz gerekir. Bütün bu sıkıntıların giderilmesi bakımından; öz gelirlere ilişkin mevcut düzenlemelerin günümüz koşullarına uygun hale getirilmesi ve yeni düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Bazı maktu miktarların düzeltilmesi, bazı vergilerin esasına ilişkin düzenlemeler yapılması, belki yeni birtakım vergilerin düşünülmesi gerekiyor.


Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman;

"Belediyelerin toplam bütçe açığı, son üç yılda üç kat arttı..."


Birinci oturumun diğer konuşmacısı; Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman da yerel yönetimlerin gelirleri, harcamaları ve oluşan bütçe açıklarının yıllar içindeki seyri hakkında bilgiler verdi. Yurt genelindeki belediyelerin 2006 yılı bütçe açığı toplamının 1 milyar 267 milyon TL olduğunu, bu rakamın 2007 yılında 2 milyar 184 milyon TL, 2008 yılında 5 milyar 223 milyon TL ve (toplam belediye sayısının 3225'ten 2949'a düşürüldüğü) 2009 yılında ise 4 milyar 167 milyon TL olarak gerçekleştiğini kaydeden Ömer Duman, üç yılda üç katı aşan bütçe açıklarının hafife alınmaması gerektiğini belirterek şöyle konuştu: "Belediyelerin toplam bütçe açığı rakamları merkezi idare rakamlarıyla kıyaslandığında küçük gibi görünebilir ama, 2009 yılı sonu itibarıyla belediyelerin toplamda 26 milyar 844 milyon TL.'lik bir bütçe büyüklüğüne sahip olduğu göz önüne alındığında, toplam açıkların bütçe büyüklüğünün % 15'ine denk bir seviyeye ulaştığı görülür. Bu da oldukça önemli bir rakamdır. Mahalli idarelerin bu açığı kapatacak finansman yöntemlerinin de son derece kısıtlı ve sınırlı olduğu dikkate alındığında olayın vahameti daha da çarpıcı olarak ortaya çıkmaktadır".
Yerel yönetimlerin öz gelirlerinin 'mahalinde tahsil edilen vergi ve harçlar, mal ve hizmet satışından elde edilen gelirler, kira gelirleri, arazi ve arsa satışından elde edilen gelirler ile çeşitli nedenlerle kendilerine yapılan bağış ve yardımlar'dan oluştuğunu anımsatan Duman, yerel yönetimlerin öz gelirler ile merkezden aktarılan gelirlerini baz alarak gider bütçelerini belirlemeleri ve bütçelerini açık vermeyecek şekilde hazırlamaları gerektiğini belirterek şöyle sürdürdü: "Ancak, uygulamada yerel yönetimlerin bütçeleri maalesef çoğunlukla açık vermekte ve bu açıklar da yıldan yıla artış eğilimi göstermektedir. Bu durum merkezi idareden aktarılan pay miktarını artırma imkanı olmayan yerel yönetimlerin öz gelirlerini de artıramadıkları takdirde ciddi bir borç yüküyle karşı karşıya kalmalarına, dolayısıyla kamu hizmetlerinin finansmanında da ciddi sıkıntı yaşamalarına neden olmaktadır. Bu sorun, ölçekleri farklı olan belediyelerde farklı biçimde karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak büyük ölçekli yerel yönetimlerin öz gelirlerini artırma esnekliklerinin daha fazla olduğunu görüyoruz. Küçük ölçekli yerel yönetimlerin ise bu imkandan mahrum olduklarına, hem teknik hem de fiziki olarak böyle bir imkanlarının bulunmadığına tanık oluyoruz. Belediyelerin bütçe gerçekleşme rakamları incelendiğinde, İçişleri Bakanlığınca yayımlanan Mahalli İdareler Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliği'nde belirlenen 'denk bütçe yapmaları' şeklindeki kurala aykırı şekilde gelir kaynaklarıyla mütenasip bütçe hazırlamadıkları veya hazırlasalar dahi teknik ve fiili zorluklar nedeniyle bunu uygulayamadıkları ve yıllar itibarıyla artan bir biçimde bütçe açığı verdikleri görülmektedir. Merkezi idare tarafından aktarılan kaynaklarda herhangi bir değişiklik yapamayacak durumda olan belediyelerin bütçe açıklarından kurtulmak için önlerinde iki seçenek bulunmaktadır. Ya mevcut gelir kaynaklarına göre bütçe hazırlayarak giderlerini kısacaklar - bunun da ne kadar zor bir işlem olduğu ortada - ya da öz gelirlerini artırma yolunu bulacaklardır. Ancak bütçe açığı rakamlarının seyri, belediyelerin bütçe disiplinine önem vermedikleri gibi öz gelirlerini artırma gayreti içinde olmadıklarına da işaret etmektedir. Bu durumun sonucu da belediyelerin çeşitli yöntemlerle borçlanmaları şeklinde kendini göstermektedir. Açıkla kapanan bütçelerin finansmanı borçlanma suretiyle yapılmak durumundadır. Belediyelerin finansman kaynaklarından sağladığı/sınırsızca artan çeşitli kredilerin, piyasaya borçların, vergi ve sosyal güvenlik borçlarının bir araya gelmesiyle oluşan ve belediyelerin toplam yükümlülüğünü gösteren rakamlara bakıldığında, bu rakamların da az önce bahsettiğimiz bütçe açıklarına paralel bir seyir izlediği ve sürekli olarak arttığı görülmektedir. 2006 yılı sonunda Gayrisafi Yurtiçi Hasıla'ya oranı % 2.72 olan toplam belediye yükümlülükleri 2007 yılında % 3.16'ya, 2008 yılında % 3.26'ya, 2009 yılında ise % 3.62'ye yükselmiş bulunmaktadır. Bu durum belediyelerin öz gelirlerini sadece denk bütçe sonucuna ulaşmak için değil, aynı zamanda birikmiş borçlarının ödenmesi amacıyla da artırmak zorunda olduklarını göstermektedir. Yerel yönetimler açısından bütçe açıklarından kurtulmak ve biriken borçların ödenmesi, ancak ve ancak mali bağımsızlık oranının önemli ölçüde artırılması ile yani öz gelirlerin toplam gelire oranının yükseltilmesiyle mümkün olabilecektir. Mali bağımsızlık oranlarındaki düşüş eğilimi devam ettiği takdirde, zaten oldukça borçlu durumda olan belediyeler borçlarını çevirmek ve bütçe açıklarını kapatmak için yeni borçlanma yapma konusunda önemli sıkıntı yaşayabilecek veya borçlanmanın maliyetleri oldukça yüksek olacaktır. Bu durum bazı belediyelerin hizmet veremez hale gelmesine veya iflaslarına neden olabilecektir."
Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman, yerel yönetimlerin öz gelirlerini artırmaya yönelik olarak yapılması gerekenleri de şöyle özetledi: "Vergide kayıt dışılık önlenmeli, vergi alacaklarının tahsilinde oy kaygısına yer verilmemeli, mevzuat hükümleri mükellefler arasında ayrım yapılmaksızın uygulanmalı. Bu süreçte vatandaşta vergi bilincinin artırılması da büyük önem taşıyor. Öte taraftan gelir getirici mal ve hizmet üretim ve satış sürecinde etkinlik sağlanmalı, atıl kapasitenin değerlendirilmesi için alternatif ürünler ve satış yöntemleri mutlaka geliştirilmeli, arsa üretimi etkin bir şekilde yapılmalı, arsalar yüksek fiyatla satışı yapılabilecek imar düzenlemeleri yapılmadan satılmamalıdır. Aksi takdirde imar düzenlemesinden önce yapılacak arsa satışından oluşacak kârlar başkaları üzerinde kalacaktır. Bu şekilde öz gelirlerini artırarak mali bağımsızlık oranlarını yükseltebilecek olan belediyelerin vatandaşa daha fazla ve kaliteli hizmet verebileceği açıktır. Ayrıca belediyelerin finansman sorunu sadece öz gelir artırılarak çözülemeyeceğinden, harcama sürecinde de etkinlik, verimlilik ve ekonomiklik sağlanmalıdır. Nüfus büyüklükleri belediye teşkilatı bulunması gerektirmeyecek kadar azalmış olan beldelerdeki belediyelerin de mutlak surette tasfiye edilmesi gerekmektedir".

Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Mevzuat ve Strateji Geliştirme Dairesi Başkanı Dr. İlker Gündüzöz;

"Yeni pay dağıtım sistemi daha adil, ama onun da zaafları var..."


Açılış oturumunun ardından, yerel yönetimlerin öz gelirlerine ilişkin mevcut düzenlemelerin yeterliliğinin ve verimliliğinin değerlendirilmesi amacıyla, DPT Müsteşarlığı Yıllık Programlar ve Konjonktür Değerlendirme Genel Müdürü Salih Köse'nin yönetimi altında bir panel gerçekleştirildi... İlk panelist, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü?nde Mevzuat ve Strateji Geliştirme Dairesi başkanlık görevini yürüten Dr. İlker Gündüzöz
idi. Türkiye'de genel bütçe vergi gelirlerinden alınan pay bakımından mahalli idareler ortalamasının 2009 yılı itibarıyla % 36.44 düzeyinde olduğunu, aynı oranın sadece belediyeler dikkate alındığında % 49.76, özel idarelerde ise % 25 düzeyinde olduğunu belirten Dr. Gündüzöz, yerel yönetimlere genel bütçeden ayrılan payların dağıtımıyla ilgili yeni sistemin getirdiklerini, eski uygulamayla kıyaslayarak şöyle aktardı: "Türkiye'de daha önce, 2380 sayılı kanun döneminde nüfusa dayalı pay dağıtım sistemi söz konusu iken, 5779 sayılı (Temmuz 2008'de yasalaşan) İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkındaki yeni kanunumuzda mahalli idarelerin sadece nüfus esaslı pay almasından vazgeçilmiş ve daha objektif kriterler ortaya konmaya çalışılmıştır. "Gelişme Endeksi" gibi daha modern kriterler ortaya konmuş, özel idarelerde de köy nüfusu, köy sayısı gibi birtakım yeni ölçütler getirilmiştir. Bu bakımdan eski sisteme göre 5779 sayılı yeni kanundaki pay dağıtım sistemimizin daha modern ve adil olduğunu söylemekte fayda var. Ama elbette bu sistemde de birtakım zaaflar söz konusu. 2380 sayılı kanun döneminde il özel idareleri ve belediyelere genel bütçe vergi gelirleri tahsilâtı toplamı üzerinden pay verilmekte, genel bütçe vergi gelirleri tahsilâtı toplamının (nüfus esasına göre) % 6'sı belediyelere, % 1,20'si il özel idarelerine ayrılmakta idi. Bunun yanında büyükşehir belediyelerine, büyükşehir ilçe ve alt kademe belediyelerinden % 35 büyükşehir sınırlarında toplanan genel bütçe vergi gelirlerinden de % 5 aktarılmakta idi... 5779 sayılı yeni kanuna göre ise; büyükşehir dışındaki belediyelere genel bütçe vergi gelirlerinin % 2.85'i, büyükşehir ilçe belediyelerine % 2.50'si, il özel idarelerine de % 1.15'i ayrılmakta... Büyükşehir belediyeleri açısından ise biraz daha farklı bir kulvarda dağıtım söz konusu oluyor: Büyükşehir sınırları içinde yapılan genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı toplamının % 5'i büyükşehir belediyelerine aktarılırken, genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı toplamı üzerinden büyükşehir ilçe belediyelerine ayrılan payların da % 30'u ilgili büyükşehir belediyelerine aktarılıyor. İl özel idare paylarının hesaplanmasında da % 50'lik kısmı nüfusa, % 10'luk kısmı yüzölçümüne, % 10'luk kısmı köy sayısına, % 15'lik kısmı kırsal alan nüfusuna, % 15'lik kısmı da illerin gelişmişlik endeksine göre İller Bankası tarafından dağıtılmakta... Gelişmişlik endeksine göre dağıtımda DPT'nin açıkladığı endeksler dikkate alınıyor ve iller beş eşit gruba ayrılıyor. Bu beş grup içinde en az gelişmiş olan 1. gruptaki illere gelirlerin % 23'ü, diğerlerine de sırasıyla % 21, % 20, % 19, % 17 olarak paylar ayrılmakta... En gelişmiş illeri bir araya getiren 5. gruba kanun koyucu, gelişmişlik endeksine göre dağıtılan payın % 17'sini vermeyi öngörmüş. En fazla korunması gereken grup % 23, en az korunması gereken grup ise % 17'lik bir pay alırken, gruplar arasında eşit nüfus dağılımı söz konusu olmadığı için çok da arzu edilmeyen noktalara gidilebilmekte, sistemin işlemesinde sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Öte taraftan, TÜİK tarafından yalnızca ilçe düzeyinde istatistik tutulduğu için DPT Müsteşarlığımız belde belediyelerinin gelişmişlik endeksini ortaya koyamamakta. O nedenle 5779 sayılı Kanun beldeleri ilçeye tabi kılmaktadır. Belde belediyeleri ilçe belediyeleri eşit dağıldıktan sonra sisteme dahil edildiğinden grupların eşitliği bozulmaktadır. İlçe ve beldeler gelişmişlik endeksine göre beş eşit gruba ayrılırken gruplar arası nüfusların farklı olacağı da hesaba katılmamıştır. Bu durumda mevcut kişi başı ödenek payı, gelişmişlik endeksine göre en az gelişmiş grup olan birinci grupta 102,73 TL. iken, 'en çok gelişmiş' beşinci gruba kişi başına 11,37 TL ödenek verilmektedir. Bu makas bu kadar açık olmalı mıdır, bu da tabii tartışılması gereken bir konudur".
Pay dağıtım sisteminin aksayan yönlerinin iyileştirilmesi doğrultusunda Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü bünyesinde çeşitli alternatifler üzerine teknik düzeyde çalışmalar yapıldığını ifade eden Dr. Gündüzöz, söz konusu alternatiflerden bazılarını şöyle özetledi: "Pay dağıtım sisteminde 2009 yılı tahakkukları esas alındığında il-ilçe belediyeleri % 2,85 oranındaki belediye payının % 2,21'ini, belde belediyeleri ise % 0,64'ünü almıştır. Bu eksende ayrı ayrı bir pay dağıtım sistemi kurulabilir. Belde belediyelerinin gelişmişlik endeksinde ilçe belediyelerine tabi olmaktan çıkarılıp ayrı bir havuzdan nüfuslarına göre pay almaları belki daha adil bir sistem olabilir. Bir diğer alternatif olarak; gruplar gelişmişlik endeksi noktasında beş eşit ilçe grubuna değil de, beş eşit nüfus grubuna bölünebilir. Bir başka alternatif olarak da gruplar için katsayı modeli getirilebilir. Ve beş eşit gruba bölündükten sonra, gruplara 1- 1.5 arası veya öngörülecek daha farklı katsayılar esas alınarak dağıtım yapılabilir. Dolayısıyla nüfusların eşit dağılmamasından kaynaklanan sıkıntılar ortadan kaldırılabilir. Sözünü ettiğimiz farklı alternatiflere göre 'gelişmişlik endeksi' esaslı ilçe payları hesaplandığında şöyle bir tablo çıkıyor: Mevcut durumda 1. grup ilçeler kişi başına 102 TL alırken, 5. grup 11,37 TL. alıyor... Ama ilçe grupları eşit nüfuslara bölündüğünde; birinci grup ilçeler kişi başına 39,58 TL, en gelişmiş grup olan beşinci grup ilçeler ise 30,24 TL. alacak. Yani makas daralmış olacak. Bu daha arzu edilebilir bir durum mudur? Kanun koyucu ve akademisyenlerin bunu tartışması gerekiyor".
Yerel yönetimlerin öz gelirlerinin artırılması için yapılabileceklerini de değerlendiren Dr. İlker Gündüzöz, olası yeni öz gelir kaynaklarını şöyle sıraladı: "
Özellikle arsa ve gayrimenkul fiyatlarının nispeten daha yüksek olduğu büyük şehirlerde imar planları üzerinde yapılan değişiklikler sonucu ortaya çıkan rantlar çok önemli meblağlara ulaşabilmekte... Buradan hareketle Değer Artış Vergisi gibi birtakım yeni enstrümanlar ortaya konabilir. Ayrıca kentsel rantın mahalli idarelere finansman kaynağı olarak aktarılması açısından, metro, büyük rekreasyon alanları gibi önemli kamu yatırımlarına bağlı olarak belli kentsel alanlarda gayrımenkul değerlerinin çok fazla arttığı, 1 iken 10, 50 olduğu dikkate alındığında, bunlardan da bir Değer Artış Vergisi alınabileceğini değerlendiriyoruz. Emlak satışı sırasında belli bir yüzde üzerinden Değer Artış Vergisi alınabilir. Ayrıca, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu gereği mahalli idarelerin çok özel gelirleri var. İl özel idareleri bu gelirlerden mahrum... İl özel idareleri 2464 sayılı kanun kapsamına alınabilir ve Belediye Gelirleri Kanunu'nda öngörülen çeşitli vergi ve harçlardan yararlandırılabilir. Ayrıca kanunda sayılan birtakım gelirlerin revize edilmesi de faydalı olacaktır. Çünkü şu anki halleriyle fonksiyonunu yitirmiş, anlamsız gelirlerdir".


Ankara-Altındağ Belediye Başkan Veysel Tiryaki;

"Bir holdingde sergilenen mali yönetim anlayışına ihtiyaç var"

Ankara-Altındağ Belediye Başkanlığı görevini altı yıldır yürüten Veysel Tiryaki de, panel bölümündeki konuşmasında yerel idarelerin mali yönetimi konusunu kendi deneyim ve gözlemleri ışığında değerlendirdi. Belediye başkanları başta olmak üzere belediyelerin muhasebe, mal ve hizmet birimi yöneticileri ve ilgili başkan yardımcılarının mali yönetim konusunda ehil kişiler olmasının önemine dikkat çeken Tiryaki, "Bu donanımdan yoksun olarak belediyeleri yönetmeye kalktığımızda
sadece mahalle bakkalı gibi, eldeki paraları bir yerlere harcayan, ama her yıl borçlanan, bir müddet sonra da denizin tükendiği gerçeğiyle yüzleşecek insanlar olmaktan kurtulamayız. Belediyenin mali yönetimini sağlayacak birimin ve bu birimde görev yapan insanların kurumsallaşmış bir yapı içinde, bir özel sektör kuruluşunda, bir holdingde sergilenen yönetim anlayışına paralel yönetim sergilemeleri zorunludur. Bu yapılmadığı takdirde belediyeler hiçbir zaman borçtan kurtulamayacaklardır" dedi.
Belediyelerin temel görevlerinden birinin öz gelirleri artırmak olduğunu, ancak çoğu belediyenin seçmenlerine şirin görünmek amacıyla öz gelirleri toplamaktan kaçındığını ifade eden Tiryaki, belediyelerin merkezi yönetime mali bağımlılığı konusuna da değinerek, "Bir belediyenin mali bağımlılık oranının düşük ya da yüksek olması tek başına anlam ifade etmiyor. Mali bağımlılık oranı düşük bile olsa, gelirleri ile giderleri birbirini karşılayamıyor, her yıl bütçesinin büyük kısmını borçlanıyorsa ciddi sorun var demektir" dedi. Tiryaki şöyle sürdürdü: "Türkiye'deki ilçe belediyelerinin mali bağımlılık oranları daha düşük görünüyor. Oysa ilçe belediyelerinin çok önemli bir kısmının - bağımlılık oranları düşük görünse bile - gelirleri giderlerini karşılamıyor ve her yıl borçlanarak kendinden sonraki belediye başkanlarına devasa borç yükü bırakıyorlar. O nedenle hem bağımlılık oranlarının azaltılması, hem de kendi gelirleriyle ayakta durabilecek bir müessese oluşturulması gerekiyor. Bu noktada belediyelerin gelirlerini artıracak yeni düzenlemelere mutlaka ihtiyaç vardır. Belediye Gelirleri Yasası Taslağı üç yıldır tartışılıyor ama çıkmıyor, çıkması da zor görünüyor; çünkü seçimler gündemde ve seçim öncesi yeni vergi konulamıyor, yasa koyucu bu konuda hassas davranıyor. Bana göre büyükşehir belediyelerinin bazı gelirleri mutlaka ilçe belediyelerine devredilmeli, büyükşehir ile ilçe belediyeleri arasındaki gelir paylaşımı kesinlikle net hale getirilmelidir. 'Önce büyükşehir belediyesine gönderelim, büyükşehir belediyesi de ilçe belediyesine göndersin!' anlayışını doğru bulmuyorum. Büyükşehir belediyesi ilçe belediyesinin bir üst makamı değildir. Her belediyenin kendi geliri doğrudan kendisine gönderilmelidir. Bu konuda gerçekten ciddi sıkıntılar yaşanıyor".
Günümüzde birçok belediye yönetiminin öz gelirleri artıracak çareler aramak yerine, gayrimenkul ve arsa satışlarıyla belediye gelirlerini şişirdiğini söyleyen Altındağ Belediye Başkanı, "Kısa süreli finansman temin edebilmek için otuz yılda satılması gereken arsalar bir-iki yıl içinde satılmaktadır. Belediyenin bütçesi 30 trilyon lira, bir bakıyorsunuz, 30 trilyonluk arsa satmış, 60 trilyon liralık bütçesi olmuş! Bütün bunlarla sadece kendimizi kandırırız. Belediyelerin bütçelerinin ancak belirli bir oranının gayrimenkul ve arsa satışından oluşabilmesine izin verecek düzenlemeler mutlaka yapılmalıdır" diye konuştu. Altındağ Belediyesi'nde altı yıl önce kendilerine devrolan ağır borç yükü altından kalkmak için yaptıklarını ve belediyenin bugünkü mali durumunu da detaylarıyla aktaran Veysel Tiryaki, "Devraldığımız belediyenin mali tabloları aslında Türkiye'deki birçok belediyenin durumuna da tanıklık eder nitelikteydi; 33 trilyon liralık bir bütçeyi 83 trilyon lira borç ile devraldık. Karşımızda her yıl % 20- 25 borçlanan bir belediye vardı. Oysa özel sektör piyasadan her yıl % 25 borçlansa, üç yıl sonra iflas eder, piyasadan çekilmek zorunda kalır. Ne var ki burası bir kamu kurumu, bütün borç yüküyle devrediliyor. Ama şu anda Altındağ Belediyesi'nin bütçe açığı yok, yatırımlarında kesinti yapmadan bütçe fazlası vermektedir" dedi.
Devralınan 83 trilyon lira borcun kendi yönetimlerinin ilk döneminde - SSK kesintilerindeki faizlerin yüksek olması sebebiyle - 106 trilyona kadar yükseldiğini ve o aşamadan sonra bu borçları yapılandırarak ödeme sürecini başlattıklarını ifade eden Tiryaki, "2006 yılından bu yana 106 trilyon lira borcun 62.5 trilyon lirasını ödedik. Bundan sonra da kesinlikle borç yapma şansımız ve ihtimalimiz yok. Borç yapma yeteneğimizi yok ettik. Kalan borçlar devlet tarafından yapılandırıldığından, hiçbir kurumla haciz vb. ilişkimiz kalmamıştır. Her ay belli miktarlarla hem İller Bankası paylarından kesilerek, hem de belediyemizin kendi yaptığı protokollerle, özellikle SSK'ya üç-dört yıldır her ay 353 milyar lira para ödüyoruz" diye konuştu.

Tiryaki şöyle sürdürdü: "Türkiye'deki belediyelerin çok büyük kısmı borç batağındadır. Sosyal güvenlik kurumlarına, vergi dairelerine, Emekli Sandığı'na karşı yasal yükümlülüklerini yerine getirmiyor, borçlarını ödemiyorlar. Biz de görevi devraldıktan sonra iki yılı aşan süre boyunca kamu kurumlarının hiçbirine borcumuzu ödeyemedik. Ödememiz mümkün değildi. O dönem 33 trilyonluk bütçenin 100 trilyon lira borcu varken, aldığımız tedbirler ve yapılandırılan borcun ödenmeye başlanması sonucunda, 2010 yılı itibarıyla 115 trilyon lira gelire karşılık borcumuz 50 trilyon liraların altına düşmüş durumdadır. Yatırımlardan kısmadan, tamamen cari giderleri kısarak bütçemizi denkleştirdik ve ciddi anlamda da bütçe fazlası verdik. 2085 personel ile görevi devralmıştık; % 96'sı personel giderine giden bir bütçe ile yatırım yapılamayacağı gerçeğinden hareketle, şu an işçi ve memur personel sayımızı 570'e kadar düşürmüş durumdayız. Altındağ Belediyesi'nde dönemimizde 40'ın üzerinde yeni tesis; kapalı spor salonları, yüzme havuzları, 18 tane kültür merkezi açıldı. Buralarda görevli spor hocaları, öğretmenler, temizlik görevlileri, parklardaki bekçiler, hizmet alımında çalışan tüm personel dahil olmak üzere toplam çalışan sayımız 700'ler civarındadır. Devraldığımız 2003 yılı bütçesinin % 86'sı personele giderken bugün % 24'ü personel harcamalarına gitmektedir. Göreve geldiğimizde 28 olan müdürlük sayısı 12'ye, 28 olan müdür yardımcılığı 2'ye düşürülmüştür. 2010 yılı itibarıyla Altındağ Belediyesi'nin reel olarak yatırıma ayırdığı para, bütçesinin % 40'ı düzeyinde bulunmaktadır. 2003 yılında belediyemizin devlete mali bağımlılık oranı % 140 iken, 2009 yılı itibarıyla devlete bağımlılık oranı yüzde - 39 düzeyindedir. Yani İller Bankası'ndan hiç para gelmemiş olsa bile Altındağ Belediyesi kendi yasal yükümlülüklerini, personel giderlerini, mal-hizmet alımlarını, mecburi giderlerini ve varsa faiz giderlerini karşılayabilecek bir duruma gelmiştir."

 

Erzincan Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar;

"Küçük belediyeleri kapatmak yanlış! Avrupalı niye kapatmıyor"


Erzincan'ın Kemaliye ilçesi belediye başkanlığı görevini 2004 yılından bu yana sürdüren Mustafa Haznedar da sunumunda küçük belediyelerin öz gelir yaratma konusunda karşılaştığı güçlüklerden ve yapısal kısıtlardan söz ederek beklentilerini dile getirdi. Kış nüfusu 2 bin 250, yaz nüfusu da 6 bin olan Kemaliye ilçesinin 2009 yılındaki öz gelirleri toplamının 317 bin 150 TL olduğunu, merkezi bütçeden gönderilen pay ve denkleştirme ödeneği toplamı 440 bin 733 TL. de eklenince toplam belediye gelirinin 757 bin 884 TL.'ye ulaştığını belirten Haznedar, bütçe gelirlerinin % 42'sinin öz gelirlerden, % 58'inin ise merkezi yönetimce aktarılan paylardan oluştuğunun altını çizerek şöyle konuştu: "Belediyemizin bugün itibarıyla hiçbir kişi veya kamu kuruluşuna borcu yok. Bu borçsuzluğu mucizevi gelirler elde etmemizden değil, azami tasarruftan sağlıyoruz. Zira belediyeler arasında öz kaynak yaratma konusunda büyük farklılıklar var. Gelişmiş bölgelerde ve büyük şehirlerde vergi ve harç gelirlerini sıkı bir takiple artırmak mümkün iken, küçük belediyelerde tahsil edilebilecek fazlaca harç ve vergi yoktur. Örneğin, Belediye Gelirleri Yasası'nda sayılan 32 çeşit yerel vergi, yerel harç ve diğer gelirlerin 13 çeşidinin Kemaliye'de tahsil edilecek muhatabı bulunmuyor. Çevre Temizlik Vergisi ve Emlak Vergisi hariç toplam 17 çeşit vergi ve harçtan belediyemiz yıllık 8 bin 487 TL gelir elde edebilmiştir. Bana göre gelirleri artırmanın yollarından biri de kaynakları verimli kullanmaktır. Belediyelerinin en çok eleştirilen uygulamalarının başında fazla personel istihdamı, dolayısıyla personel giderlerinin fazlalığı geliyor. Kemaliye Belediyesi olarak bize tanınan 32 memur kadrosunun 21'ine, 16 işçi kadrosunun 8'ine bugüne kadar atama yapmadık. Gerekli personel sayısının % 40'ı ile işleri yürütmeye çalışıyor, personel giderlerinde olağanüstü tasarruf sağlıyoruz. Buna rağmen merkezi yönetimden aldığımız payların tamamı personel giderlerimizi dahi karşılamamaktadır".
Özellikle küçük belediyelerin öz kaynaklarını geliştirebilecekleri bir yapıya kavuşturulmasını sağlayacak yasal önlemlerin mutlaka alınması gerektiğini belirten Haznedar, yerel yönetimler arasında sorumluluklarıyla orantılı, adil bir kaynak paylaşımı sağlama zorunluluğuna da dikkat çekerek, "Adil paylaşımdan söz etmişken bir örnek vermek istiyorum: Merkezi yönetimden 2009 yılında Kemaliye Belediyemize toplam 440 bin 733 TL gönderilirken, kayıtlı 203 yoksul ailesi bulunun Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Kemaliye Şubesi?ne aynı yıl 346 bin 233 TL aktarılabilmiştir" diye konuştu.
Yerel yönetim özerkliğinin Anayasa'da yeterince tanımlanmamış olması yerel yönetimlerin iradelerinin kısıtlanabildiğini, merkezi idarenin mali sıkıntı içinde olan küçük belediyelere kaynağını oluşturmadan yeni görev ve yükümlülükler verebildiğini kaydeden Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar, "Örneğin belediye işçilerine verilecek ikramiyenin sayısını, zamanını ve miktarını Bakanlar Kurulu tespit ettiği gibi, personel pazarlığından bunalan belediyelerdeki geçici işçileri hükümet sadece kendi iradesiyle daimi işçi statüsüne geçirebilmektedir" diye konuştu. Son dönemde nüfusu 2 binin altındaki belde belediyelerinin 'gelirleri yetersiz, bütçelerini çeviremiyorlar' gerekçesiyle kapatılmak istendiğini, bunun doğru bir düşünce tarzı olmadığını kaydeden Haznedar, "Bugün Fransa'da 27 bin 189, İspanya'da 4 bin 886, İtalya'da 1935 belediyenin nüfusu binin altındadır. Onlar niye kapatmıyorlar? Çünkü belediye bir şehrin gelişmesinin motorudur. Ayrıca harcamalarıyla bu küçük şehrin ekonomisine katkı da sağlar. Belediyeleri kapatmak yerine kendi kendini yönetebilen, etkin ve demokratik yerel yönetimler oluşturmalıyız" dedi.

Haznedar şöyle sürdürdü: "Günümüzde insanlar altyapısı gelişmiş, yaşam şartları iyi olan şehirlerde yaşamak istiyorlar. Zaten bütün Anadolu boşalma yolunda. İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirler insan yoğunluğundan yaşanmaz hale geldi. Belediyesi kapatılan ya da iyi hizmet üretemeyen şehirlerin insanını da göçe zorlayacak bu uygulama büyükşehirleri daha da yaşanmaz hale getirecektir. Öte taraftan Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu hazırlanırken de yerel yönetim boyutu ihmal edildi. Küçük ölçekli belediyeler, büyük kamu kuruluşlarıyla aynı hükümlere tabi tutularak, baş edemeyecekleri yükümlülüklerle karşı karşıya bırakıldı. Nüfusu 5 binin altında ve bir kısmı mahalli kadrosunu dahi oluşturamamış 2034 belediyenin stratejik planlama, çok yıllık bütçeleme, iç denetim, mali kontrol gibi yükümlülüklerin altından nasıl kalkabileceği hiç düşünülmedi".
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin birçok siyasi sorunu çözebileceğini, şehirleri yaşanır hale getirip rekabetçi bölgeler oluşturulmasına da katkı sağlayacağını dile getiren Mustafa Haznedar, ülke genelindeki büyük gelir ve gelişmişlik farklarını azaltmak için küçük belediyelere bazı teşvikler uygulanmasının doğru olacağını kaydetti ve önerilerini şöyle sıraladı: "Bölgeler arası büyük gelir farklılıklarını göz önünde tutarak az gelişmiş yörelerdeki işletmelere tanımış olduğumuz 'işçilerinin gelir vergisi ve sigorta primi muafiyeti' örneğinde olduğu gibi, nüfusu 10 binin altındaki belediyelere de KDV ve ÖTV muafiyeti sağlanabilir. Alkol üzerinden alınan vergiler, akaryakıt tüketim vergisi ve KDV'nin bir bölümü nüfusu 10 binin altında olan belediyelerin kanalizasyon ve arıtma tesisi projelendirme ve yapımı işlerinde kullanılabilir. Belediye hudutlarındaki Hazine arazileri belde sakinlerinin mahalli-müşterek nitelikli ihtiyaçlarını karşılamak şartıyla bedelsiz olarak belediyelere devredilebilir. İl özel idareleri ile küçük belediyelerin müştereken mimar ve mühendis çalıştırmak, karşılıklı araç yardımında bulunmak gibi işbirlikleri yapmaları sağlanabilir. 4046 sayılı kanunla getirilen vesayet kaldırılmalı, belediyelerin belde sakinlerinin mahalli-müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere her türlü şirket ve işletme kurmasının ve bu yolla gelir sağlamasının önü açılmalıdır. Yapılabilecek bazı yolsuzluk ve usulsüzlüklerden korkmamalı, çareyi yasaklama ya da zorlaştırma yerine sıkı denetim ve şeffaflıkta aramalıyız".

Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr.
Özhan Çetinkaya;

"Belediye başkan adayları sertifika programından geçirilmeli"

 

Son panelist, Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Özhan Çetinkaya idi. Bütçeleri denkleştirme ve öz gelirleri artırma konusunda sorumlu yerel yöneticilerin kişisel yetkinliklerinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Doç. Çetinkaya, belediye başkanlığına talip olacak kişilerin mali konularda önce bir sertifika programından geçirilmesinde büyük fayda olduğunu belirterek, "Ancak o takdirde aday olabilmeleri konusunda yasal düzenleme yapılmalı. Belediye başkanlarının kendilerini yetiştirmeleri ve halkın kaynaklarını etkin harcama konusunda ehil olmaları çok önemli... 'Ne yapalım, olmazsa bir sonraki seçimde gideriz!' diyerek bu iş yapılmamalı!" dedi.
Türkiye'de belediyelerin hizmetler karşılığı sağladığı gelirlerin 'vergi' adı altında topladıkları gelirlerden daha fazla olduğunu, dolayısıyla 'ücret' adı altında kendi belirledikleri rakamlarla gelirleri artırma şanslarının daha fazla olduğunu söyleyen Doç. Çetinkaya, ancak bu yola sıkça başvurmanın da 'bir daha seçilememe' gibi bir risk taşıdığını anımsattı. Diğer taraftan vergi tahsilatında % 25 artış sağlanması halinde bile, bunun toplam belediye gelirlerinde ancak % 4 gibi sınırlı bir artış yaratabileceği gerçeğine de dikkat çekerek şöyle sürdürdü: "Bu durumda benim asıl önemli gördüğüm konu, belediyelerin öz gelirlerini artırmak için harcamalar tarafında yapılabilecek olanlardır. Harcamaların kontrol altına alınması, yerel yönetimlerin mali sorunlarının çözümünde son derece kritik öneme sahiptir. Bu noktada da öncelikle ihale sistemine bakmakta fayda var. Belediyelerin mal ve hizmet alımlarının ihale sistemiyle yapıldığını biliyoruz. En son Kamu Alımları İzleme Raporu'nda belediyelerin 2010'un ilk altı ayında kamu alımlarının % 23'ünü yaptığı belirtiliyor. Bu da yaklaşık 7 milyar TL gibi bir rakamdır. Yıl sonuna kadar bir o kadar daha yapsalar, toplamda 14 milyar TL.'lik bir yıllık alım yapıyor görünüyorlar. İhale sisteminde biliyorsunuz yaklaşık maliyet tespitleri yapılır. Benim gördüğüm, bu süreçte yaklaşık maliyetlerin çok afaki, yüksek rakamlarda belirlendiği ve ihaleye giren firmaların da bu rakamlardan % 20 - % 30 kırım yaparak bu işleri üstlendiği şeklindedir. Ama bu kırımlara rağmen o işin yine piyasa fiyatlarından çok yüksek fiyata malolduğunu görebiliyorsunuz. Eğer biz yılda 14 milyar TL'yi belediyelerin mal ve hizmet alımlarına bu şekilde harcıyorsak, yani yaklaşık maliyetleri % 20-30 fazla belirleyerek ihaleye çıkıp, buradan kırıma giderek bu işleri gerçekleştiriyorsak, 14 milyar TL'nin % 20-30'u oranında (3-4 milyar TL.) fazladan harcama yapıyoruz demektir. İlginçtir ki, bu 3-4 milyar TL, 2009 yılında 31 milyar TL. olan toplam belediye gelirleri ile 26.8 milyar TL.'lik belediye giderleri arasındaki 4 milyar TL.'lik açığı neredeyse kapatabilecek bir rakamdır. Belediyelerin ihale sistemindeki disiplinsizlik ve vurdumduymazlıkların önüne geçilmesi o nedenle büyük önem taşıyor. Çünkü belediyelerde dosyaları hazırlayan memurlar da artık bir noktadan sonra firmaların bağı altına giriyor. İhale öncesi yaklaşık maliyetleri firmalar hazırlıyor, belediyedeki memur da kabulleniyor... Yaklaşık maliyet hesaplarını yapma konusunda belediyelerde ciddi sıkıntılar var. İhaleler konusunda belediyelerde gerekli eğitimlerin verilmesi ve firmalarla olan bağlantıların koparılması ve belediye başkanlarının bu konuda özellikle çok titiz olmaları gerekiyor. Diğer bir nokta yapım işlerindeki disiplinsizliktir. Sorumlu kişilerin işi sahiplenmemeleri dolayısıyla gerçekçi bir kontrol ile işi teslim almamaları ve yapılan bir işin daha sonra ilave işlerle şişirilmesi, sonuçta ilave işin ana işten daha yüksek bedelle ihale edilmesi gibi sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Kaynak savurganlığının bu çeşidine asfalt, köprü, altgeçit, kaldırım gibi yerlerde ortaya çıkan koordinasyonsuzlukları örnek gösterebiliriz: Önce asfalt atılır, bir bakarsanız, bir ay sonra taşkın olur, asfalt kesilir, kanalizasyon logarları tekrar yapılır, asfalt da kesilmiş olduğuyla kalır. Kaynak savurganlığı konusunda bir diğer anlaşılmaz nokta da, 2009 yılı rakamlarıyla 26.8 milyar TL.'yi bulan toplam belediye giderlerinin 15 milyar TL'sini 50 bin nüfusun altındaki belediyelerin yapmış olduğu gerçeğine rağmen, '50 bin nüfusun altındaki belediyeler stratejik plan hazırlamaz' denilmesidir... Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Zira kaynakların çok ciddi bir kısmını 50 bin nüfusun altındaki belediyeler kullanıyor. O halde bu belediyelere denmiş oluyor ki; 'Siz stratejik plan yapmayın, plansız programsız, istediğiniz gibi kaynakları harcayın, bugün yüzme havuzu yapın, yarın işletemedik diye kapatın! vs...' Oysa doğru ve kaliteli işler stratejik planla yapılabilecektir. Ayrıca özel sektörün gücünden de yararlanılması taraftarıyım. Yap-işlet-devret veya gerekirse ortaklık anlamında yerel kaynaklarla özel kaynakların birleştirilmesinin, yerel yönetimlere harcamaların düzene sokulması bağlamında önemli katkılar sağlayacağını düşünüyorum".

 


Get it on Google Play











© DOĞA SEKTÖREL
YAYIN GRUBU